3 Mayıs 2016 Salı

3 MAYIS TÜRKÇÜLÜK GÜNÜ



İşin aslı astarı ne imiş siyenler için özet;


 `Sabahattin Ali` kendi itirafında bu mahkemeyi açma taraftarı olmadığını ancak millî eğitim bakanı `Hasan Ali Yücel`’in isteği üzerine açtığını söylemiştir. Zamanın en büyük yaltakçısı `Falih Rıfkı Atay`’ın da olayın içinde olduğu söylenmiştir.  

1944 senesinde İnönü'nün meşhur nutkuyla (bkz: 19 mayıs 1944 nutku), turancılar, milliyetçiler toplandı ve tabutluğa sokuldular. Beni de bir gece polisler okuldan aldı ve `sansaryan han`'daki polis müdürlüğü'ne götürdüler. `Ahmet Demir`, isminde bir polis memuru vardı. Babamın da dostuymuş. Benim elimden tuttu ve en üst katta bir yere götürdü. Orada sıra sıra `tabutluk` denilen tabut kadar küçük, başlarında da 2000 wattlık lambalar yanan hücreleri gösterdi. Anlaşılan rahmetli Türkeş ve Reha Oğuz Türkkan'a da işkence yapmışlar. Ahmet Demir bana ‘ bak bir daha bu yolda gidersen seni buraya sokarız’ Dedi. Sonra da hemen babama telefon etmiş. Bunun üzerine babam beni görünce, ‘oğlum ben turancıyım, milliyetçiyim ama sen evvela okulunu bitir sonra devam edersin’ dedi. Kızmadı ama okulumu bitirmemi istedi. Ama ben aynı yolda devam ettim. Mecmuaya `Altemur Kılıç` ismiyle yazamıyordum, başka bir isim uydurmuştum kendime... `Osman Tespihçioğlu` ismiyle devam ettim. Devlet memuriyetini de faal olarak sürdüremezdim...

Bayram hapishanede geçti
Altemur Kılıç, bir makalesinde o günleri şöyle özetliyor:
`19 mayıs 1944`'te cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün 'turancılara ve milliyetçilere' karşı şiddetli konuşmasından hemen sonra başlatılan `cadı avı`nda, beni de herhalde emniyet birinci şube memurları takip etmişler ve yazılarıma dayanarak `örgüt üyesi` olduğuma hükmetmişler! İsmet paşa'nın bu şedit konuşmasının, biri içeride diğeri dışarıda iki müsait ortamı vardı. İçeride, solcular ve sağcılar arasında artan, `3 mayıs`'ta ankara'da kanlı bir arbedeye dönüşen kavgalar... Bu olayda çoğunlukla sağcı, milliyetçi gençleri tutukladılar... '19 mayıs bayramı'nı hapishanede geçirdiler.

1944` yılına gelindiğinde askeri açıdan durumu `Alpaslan Türkeş`’in yazdığı ve devlet yayınlarından 1988 yılında çıkan `1944 milliyetçilik olayı` adlı eserin 26 ve 27 sayfalarında durumu şöyle anlatmaktadır:

‘’Bu devrede başta `milli şef` ve yardakçıları olmak üzere idareciler orduya ve onun kumanda kademesini teşkil eden `subay` ve `generallere` karşı çok küçümser ve önemsemez bir tutum içindeydiler. Artan `hayat pahalılığı`, geçim darlığı, subayları perişan ediyor, bunaltıyordu. Her yerde subaylar ikinci derece insan muamelesi görüyordu. Ankara’daki apartmanların bodrum katları halk arasında ‘’`kurmay subay katı`‘’ olarak isimlendirilmişti. Eğlence yerlerinde subayların adı ‘’`gazozcu`‘’ idi. Yani pahalı içki ısmarlayacak paraları olmadığı için karaborsacılar, vurguncularla yarış etmek imkânı bulunmadığı için, bu feragatli memleket çocuklarına bu gibi isimleri reva görüyordu.

 İstiklal savaşını yapmış olduklarını iddia eden birçok yüksek rütbeli general, devletin idaresinde sivil olarak yüksek vazifeler almışlardı. Fakat başta İnönü olmak üzere bunların hiç biri çocuklarını askeri mekteplere vererek subay yapmamışlardı. Çünkü bunlara göre subaylık: meşakkatli ve aşağı bir işti. Bu görüş onlardan diğer yüksek rütbeli kumandanlara ve devlet memurlarına dalga, dalga yayılmıştı. `askeri okul öğrencisi` bulunduğumuz sıralarda ve daha sonra genç subay iken yüzümüze karşı birçok toplantılarda kumandanlar samimi konuşmalar sırasında ‘’kendilerinin askerlikten çok çektiklerini, subaylığın bir istikbal vaat etmediğini, bunun için `oğullarını asla asker yapmayacaklarını`‘’ sık, sık tekrarlarlardı. Bunlar bizi memleketimizin geleceği yönünden çok üzer ve başımızda bulunan idareciler hakkında `güvenimizi sarsardı` ‘’

`Sistemli bir şekilde` askerlik mesleğinin onurunu ve saygısını yitirmesini sağlayan `İnönü`, en sonunda mareşal’i görevden alarak noktayı koymuştur. Çünkü planladığı ve `3 mayıs 1944`’te başlayan olaylar zincirindeki kırılmayı yaşatacak kişi mareşaldi.

Ne olmuştu 3 mayıs 1944’te

 Bunun çok kısa süre öncesine bakmak gerekmektedir. Ülkede durum hiç iyiye gitmiyordu. Ordu iyi beslenemiyordu. Teçhizat eksikliği hat safhaya ulaşmıştı. `Almanların modern orduları`nın yanında ülke askeri teşkilatı, vasıta olarak at, katır, öküz arabaları ile ikmal işlerini yürütüyordu. Halk perişandı. Halkın en zaruri ihtiyacı olan `ekmek`, `şeker`, `patiska`, `basma` hatta `kefen bezi vesikaya bağlanmıştı`

. Alpaslan Türkeş’in kitabından:
‘’rahat yaşayabilenler sadece `milli şef` ve ona yaklaşabilenlerdi. Vekiller, mebuslar, halk partisi kodamanları, sivil ve askeri hiyerarşinin en üst kademeleri pek rahat bir hayat sürebiliyordu.
Şekere durmadan zamlar yapan bir `Saraçoğlu`, kulaklarına bir şikâyet çarpınca:
— `şeker lüks maddedir`. Ne yapalım? Parası olmayanlar da yemeyiversinler… diyecek kadar utanmazlıkta ileri gidebiliyordu.
… ve bu mülevves durumu ayakta tutabilmek için aklın almayacağı derecede korkunç bir gizli terör hüküm sürüyordu.
Türk silahlı kuvvetlerini ihmal etmiş olan ‘’`MİLLİ ŞEF İSMET İNÖNÜ`‘’ en iptidai cihazlardan yoksun bırakmış olan ‘’MİLLİ ŞEF İSMET İNÖNÜ‘’ hatta yüzölçümü sekiz yüz bin kilometre kareye yakın bir vatan satında nihayet sayısı on sekiz milyonu aşmayan bir insan yığınını besleyemeyen ‘’MİLLİ ŞEF İSMET İNÖNÜ‘’ sakat idaresini ayakta tutacak bir terör sistemini, sinsi bir titizlikle kurmayı başarabilmişti.
Bütün `istihbaratı kontrol altına almış`, şirret bir hafiye şebekesi kurmuştu. Mısır’ın mahut `Mehmet Ali Paşa`sı gibi, kendi adamlarını doyuruyordu.
Nahiye müdürlerine kadar, bütün yöneticilere diledikleri kadar, `beyaz un`dan, `has ekmekler` sağlanıyordu. Onlar ne yiyecek, ne de giyecek sıkıntısı çekiyorlardı. `rüşvet`, `ihtikâr`, `suiistimal` almış yürümüştü.

`Zavallı Halk`… onu düşünen yoktu… namuslu vatandaşlara adam başına `üç yüz gram`, kapkara, çamur gibi berbat bir `hamur parçası` dağıtılıyordu. Savaşa girmiş memleketlerde de darlık baş göstermişti. Fakat o memleketlerin hepsinde krallar da, liderler de, valiler de, halk ile aynı işlemi görmekteydiler ‘’
Birinci aşama başarılmış, mareşalle birlikte birçok vatansever yüksek rütbeli subay yaş hadlerine bakılmaksızın `emekli` edilmişlerdi. Revizyon planı devreye girmişti.
İkinci aşama `vatansever genç askerlerin kıyımı` idi. Tam bu sırada aradıkları neden de ortaya çıkmıştı. Yazar ve tarihçi `Nihal Atsız` o dönemde boğaziçi lisesinde edebiyat öğretmeni olarak çalışmakta ve `Orhun Dergisi`ni yayınlamaktaydı.

Nihal Atsız, başbakan Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yazdığı iki mektupta ‘’memlekette açıktan açığa komünist propagandası yapan dergiler çıkartılmaktadır. Bu dergiler milli eğitim bakanlığı’nın emri ile ve devlet parası ile satın alınarak bütün okullara dağıtılmaktadır. Sonra ankara dil ve tarih coğrafya fakültesinde, devlet konservatuarın da ve daha başka birçok önemli mevkilerde memleketimizi komünistleştirmek isteyen, bu uğurda çaba gösteren insanlar vardır. ‘’Nihal Atsız, açıkça kişilerin adını da bu mektuplarda vermektedir.‘’ bursa cezaevinde hüküm giymiş bir suçlu olarak bulunan `Nazım Hikmet`’e milli eğitim bakanlığı tarafından paralar verilmektedir. Bir vatan haini olduğu bilinen `Sabahattin Ali`, Ankara’da devlet konservatuarın da öğretmendir. Sanat adamı olarak yetiştirilecek gençler bu adamın tesir dairesi içine adeta zorla sokulmuş gibidirler. ‘’Bu müthiş bir ithamdır ve tek şef’ten izinsiz böyle bir şeyin yapılması mümkün olamayacağına göre, bu itham direkt `İsmet İnönü`’ye yapılmıştı.

(bkz: nihal atsız'ın şükrü saracoğlu'na yazdığı mektup)

Bu yazı üzerine, `Sabahattin Ali` hemen harekete geçer ve `Nihal Atsız`’ ı dava eder. Davanın vekili ise o dönemde milli şef’in borazancısı `Ulus Gazetesi`nin özel hukuk müşaviridir. Ankara’ya davet edilen Nihal Atsız’ ı büyük bir `üniversiteli gençlik` karşılar. Ankara’da gençler ile güvenlik güçleri arasında büyük olaylar olur.

Mahkemeye çıkan Atsız, hâkim ve savcı tarafından bir tevkif durumu ile karşılaşmamıştı. Mahkeme bir başka güne talik edilince adliyeden ayrıldı. İşte bu anda olan oldu. `siyasi polis` tarafından önü kesilen Atsız tutuklandı. Üstü başı, yattığı oteldeki odası ve eşyaları arandı. Bir taraftan da İstanbul polisi istanbul’daki evini talan ediyordu. Kitapları, gazete koleksiyonları, neşredilmemiş yazıları, mektupları, hepsine el konulmuştu. Operasyon başlamıştı.

Polatlı’da `14 asteğmen` 12 gün mevkuf tutuldu. `250 harbiyeli` hakkında tahkikat açıldı. Bu arada `iktidar istifa etti`. `19 mayıs` bayramında milli şef tehditler savuruyordu. Basın ve radyo bin bir yalan ve yanlışla halkı bilgilendiriyor, inönü’nün demeçlerini yayınlıyordu. Yüzlerce genç zindanlara atılmıştı. Suçlarının ne olduğunu anlayamayan, üç gün içerisinde hâkim karşısına çıkması gereken bu gençler ve askeri personel, aylarca konuldukları hücrelerde beklediler ve savunmalarının alınmasını, ya da ne suç işlediklerinin söylenmesini beklediler.

(bkz: 19 mayıs nutku)

Bu olaylar sırasında `erdek`’te genç bir üsteğmen olan `alparslan türkeş`’te tutuklanmış ve istanbul’da askeri bir hücreye atılarak aylarca hiçbir sorgu ve sual olmadan bekletilmiştir. Yazdığı dilekçelere ve sorularına cevap verilmemiş ve tek kişilik hücresinde dört ay boyunca sorgulanmadan yatmıştır. Tabi rahat bir bekleyiş değil çilelerle dolu bir bekleyiş içersindeydi.

 Alpaslan Türkeş’in kitabından:
‘’şöhret sahibi birçok yazarlar ve büyük ün ve şan almış olan birçok düşünürler de bu engizisyon davranışının içindeydiler.
Artık tutuklu gençlerin tahliye edilmeyeceklerini herkes iyice kavramıştı. `siyasi polis`e düşen vazife de tutuklular sayısını ne kadar mümkünse o kadar çoğaltmaktı. Siyasi polisin o günkü şefleri bu işlerde pek becerikli idiler.bu yazı üzerine, `Sabahattin Ali` hemen harekete geçer ve `Nihal Atsız`’ı dava eder. Davanın vekili ise o dönemde milli şef’in borazancısı ulus gazetesinin özel hukuk müşaviridir. Ankara’ya davet edilen nihal atsız’ı büyük bir üniversiteli gençlik karşılar. Ankara’da gençler ile güvenlik güçleri arasında büyük olaylar olur.


Alpaslan türkeş’in kitabından:
‘’şöhret sahibi birçok yazarlar ve büyük ün ve şan almış olan birçok düşünürler de bu engizisyon davranışının içindeydiler.
Artık tutuklu gençlerin tahliye edilmeyeceklerini herkes iyice kavramıştı. Siyasi polise düşen vazife de tutuklular sayısını ne kadar mümkünse o kadar çoğaltmaktı. Siyasi polisin o günkü şefleri bu işlerde pek becerikli idiler.orhun dergisine abone olanlar, bu dergide tek bir yazıları çıkmış olanlar, `nihal atsız’ a sokakta bir defa selam vermiş` olanlar hep tevkif edildiler. Hele milliyetçi yazara (nihal atsız’ a) eskaza bir `mektup` gönderenler, pek korkunç komitacılarmış gibi bütün şüpheleri üzerlerine çektiler.

Nihal atsız’ın evinde yapılan aramalar sırasında `benim de bazı mektup ve yazılarım ele geçmiş bulunuyordu`. Bunun üzerine bir gün mayıs ayı sonlarında o zaman görevli bulunduğum erdek’te bir askeri heyet tarafından evim ve ilgili yerler arandı. Evimde bulunan `kitaplarım` arama yapan heyet üyelerinin dikkat ve takdirini çekti. Hatta heyette bulunan tümen hâkimi, bazı kitaplarımın okuduktan sonra geri verilmek üzere kendisine verilmesini rica etti. Ve tarafımdan kabul edildi.

Bundan sonra arama heyeti –ki heyet başkanı şimdi ordumuzda şerefli bir general olarak hala hizmet görmektedir. ( 1988 yılı için söylenmiştir )– bana aldıkları emirden çok `müteessir` olduklarını, tümen ve kolordu kumandanlıklarınca sevilmekte olduğumu, onların da bu emirden dolayı üzgün olduklarını söylediler…

Harp okulundan çıkarken donatım bedelinden her subaya verilmiş olan manevra sandığıma ve tedarik edilen diğer bir sandığa bütün `kitaplarım` kondu ve bir zabıt tutularak benimle birlikte sıkı yönetim kumandanlığına sevk edildi. Subay olduğum için o zaman tophane’de olan merkez kumandanlığı ceza evinde bir hücreye kapatıldım.

Askerlikten yetişme bir devlet adamı olan inönü’nün türkiye cumhuriyetinde devlet başkanlığına yükselişinin altıncı yılında bir `türk subayı`nın kapatıldığı hücrenin nasıl bir yer olduğunu tasavvur etmek mümkün değildir.
Dapdaracık, pis, karanlık, berbat bir yer, tavandan, camını toz kaplamış yirmi beş mumluk ampul sarkıyor… hiçbir yerden gün ışığı almayan bu `işkence dolabı` her gün bu kör kandil ile güya aydınlatılıyordu. Kapı, daima kilitle kapatılıyor, el yıkamak için tuvalete giderken yanında bir gardiyan bulunduruyorlardı. Bu hücre bir boş koridorun iki yanına dizilmiş birçok hücreden biriydi.
Burada bir saptama yapmakta yarar vardır. Rahmetli türkeş, inönü’ nün buraları tasavvur edemeyeceğini söylüyor. Doğrudur. Çünkü inönü her dönem bu hücrelere girmemeyi ve buraları tanımamayı başarmış bir insandır. Ne ittihatçılar döneminde, ne istanbul’un işgalinde, ne Ankara döneminde böyle bir sorunla karşılaşmamıştır, çünkü o her devirde, `devrin adamı` olmayı başarmış bir kişidir. İstanbul’un işgalinde herkesin malya’ya sürüldüğü bir dönemde bile kimse ona dokunmamıştır. Kitaba devamla;
Sıkı yönetim rejimi, sivil – asker her çeşit suçlular bu cezaevinde bulundurulmaktaydı.
Kaçakçılar, uyuşturucu madde kullananlar, komünistler, casuslar, katiller, hırsızlar, hepsi buradaydılar.
İşin daha acı tarafı, disiplin yoluyla birkaç haftalık ceza alan genç erler de, bu cezalarını burada çekmekteydiler. Hiçbir şeyden haberi olmayan masum memleket çocukları burada pek kötü tesirlere maruz kalıyorlardı.

Tutuklanarak hücreye kapatıldıktan sonra, yıllar kadar uzun gelen saatler ve günler geçmeye başladı. `suçumun ne olduğunu` ve `niçin tutuklandığımı bilmiyorum`. Fakat `ankara`’daki gösteriler dolayısıyla meydana gelen olaylardan kuşkulanıldığını kestiriyordum. Anayasa’ya göre ve hukuk mahkemeleri usulü kanunu gereğince ‘’tutuklandıktan sonra `en geç üç gün` içerisinde hâkim huzuruna çıkarılarak sorguya çekilmek gerektiği‘’ halde aylar geçiyor ve adımı dahi soran çıkmıyordu.

Nihayet günün birinde sabrım tükendi. ‘’ `suçumun ne olduğunu` `bir an önce öğrenmek istediğimi` ‘’ bir dilekçe ile bildirdim. Hiç cevap çıkmadı. Üç beş gün sonra bir dilekçe daha sunarak ‘’ derhal sorguya çekilmemi ‘’ istedim. Gene cevap çıkmadı. Hâlbuki o günkü anayasa’ya göre bana en geç `otuz gün` içinde bir cevap verilmesi lazımdı. Fakat 1944’ de milli şef’ mi, adamları mı anayasa dinlerlerdi.

sonradan `ilk sorgum` yapılıncaya kadar geçen sürenin nezaret altında bulundurulma kabul edildiğini ve ilk sorgumun yapıldığı tarihten başlamak üzere tutukluluk müzekkeresi kesildiğini öğrenecektim. (`yani bu yatışlar` `alınan cezadan düşülmeyecekti.`) sizi evinizden alıyorlar, bütün dünya ile ilişkinizi kesiyorlar, maaşınız verilmiyor, fakat bunun adına tutukluluk değil, `nezaret altına alınma` deniyordu. Bu da o günkü idaredeki hukuk anlayışının bir örneği idi.

(bkz: balyoz davası)
(bkz: ergenekon davası)

Nihayet tutuklandıktan `dört ay` sonra sorguya çağrıldım ve hâkim huzuruna çıkartılarak ifadem alındı. İfadeler sırasında bana ‘’yeminli ve gizli bir cemiyet bulunduğundan, cemiyetin gayesinin mevcut `iktidarı devirmek` olduğundan‘’ bahsederek bunlar hakkında bildiklerimin söylenmesi istendi.

Fakat… karşımdaki adamların adaletle en ufak bir ilişkisi yoktu. Onlar `komplo`lardan bahsediyorlardı. `gerçekte komplo kuranlar kendileri idi`. Masum gençlere tuzak kurmaktan başka bir düşünceleri yoktu. Bunlardan biri soru sormaya başladı:

— biz, dedi sizin iyi niyetle itiraflarda bulunmanızı istiyoruz. Yoksa `ırkçılık ve turancılık` denen fesadın bütün gizli planları elimizdedir. Siz ve arkadaşlarınız milleti kan bakımından temizlemek kararındasınız. Bunun ne demek olduğunu bilmiyor muyuz sanıyorsunuz?

Adamın yüzüne dikilen gözlerimde kim bilir ne derece `garip bakış belirmiş ki`, durakladı. Bir iki kere yutkunup dudaklarını ısırdıktan sonra önüne bakarak mırıldandı.

— ben sizin iyiliğinize çalışmak istiyorum. `türk milleti`nin saadetini kim dilemez? Fakat tabii, siz hiç farkına varmadan berbat bir teşkilatın avucu içine girivermişsiniz. Maksadım sizi uyandırmaktır. Ve bir an önce bu fena durumdan `sizi kurtarmak istiyoruz`. Ama bunun için sizin de bize yardım etmeniz lazım. `turancılık komplosu`nun önünüze serdiğim planlarını bildiğiniz, fakat artık tamamıyla ret ettiğinizi bana itiraf ediniz. Sıkı yönetim komutanına hemen gidip sizin için şefaat edeceğim. Derhal tahliye edilmenizi isteyeceğim.

Bütün bu sözlerin sebebini anlamamaya imkân yoktu.

Sorgunun yönetilmek istendiği hedef soranın ağzında sırıtmaktaydı. Adamcağız boyuna, bosuna, suratına bakmadan benden milli şef ‘in `19 mayıs nutku`ndaki tekerlemeye uygun ifade almak istiyordu. Gençlik huzurunda söylenen uydurmaların boşluklarını bana doldurtmak niyetindeydi.
Aklınca işe ‘’`suret-i haktan görünmek yoluyla`‘’ başlamış bulunuyordu.
Ben gene ilk sözümü tekrarladım:
— `bu iddiaların aslı yok efendim`.

Adam tuhaf bir adamdı. `milli şef`’ in sıkıyönetimi tam ona layık, birini bulup karşıma çıkartmıştı.
`üniforması vardı` ama `adamın askere benzer tarafı yoktu`.
Uzunca cümleleri aksatmadan toparlayıp bağlamayı başarıyordu. Ama bu adamda `aydın insan` olgusundan eser yoktu.
Ben, `salt gerçek` üzerinde ısrar ettikçe o da ısrar ediyordu. Nihayet:

— olabilir, dedi. Belki şimdi meseleyi iyice `hatırlamıyorsunuzdur`. Ama düşündükçe elbette hatırlayacaksınız.

Gene sükûnetimi muhafaza ederek:
— yazılacak bir bilgim yoktur. Dedim. `olsaydı söylerdim`. Fakat anlıyorum ki siz benden bildiğim bir şeyi değil, dilediğiniz bir bilgiyi almak istiyorsunuz. Nedir o?

— sayın teğmenim, hep bilmezliğe geliyorsunuz. Ben sizden sadece tabanca üzerine yemin ederek girdiğiniz gizli cemiyete başka kimlerin girdiğini ve ne zaman girdiğinizi öğrenmek istiyorum.

— yok, böyle bir şey,

— sonra, `nihal atsız`’ in milli şef aleyhine yaptığı telkinleri de hatırlayacağınızı umuyorum.

— başka var mı daha?

— elbette var. Mesela `büyük millet meclisini ortadan kaldırmak isteyen` bu `nihal atsız`’ın `ırkçılık ve turancılık` hakkındaki fikirlerine ne derece yakınlık duyduğunuzu bize açıkça söylemeniz de lehinize bir kanaat edinmemize imkân verir.

Ve bir cevap vermeye vakit bırakmadan `kâğıtla kalemi tutuşturdu`:
— alınız, alınız, bir şeyler yazmaya çalışınız. Karalayacağınız notlar ifadenizi almamıza yardımcı olur.

Yapacak başka bir şey yoktu. Önüme sürülen kâğıdı ve uzatılan kalemi aldım. Şu satırları süratle karaladım:

Var olduğunu iddia ettiğiniz `gizli cemiyet yoktur`. Tabanca üzerine yemin ederek de, etmeyerek de hiçbir cemiyete girmiş değilim. `nihal atsız` bana bir telkinde bulunmadı. Esasen yaşım ve seviyem telkinlere kapılmaya müsaade etmez. `türklük` konusu üzerindeki şahsi kanaatim şudur:

‘’`devletin bütün önemli idare kademelerinde` `iyi yetişmiş milliyetçi türklerin` `bulunması gereklidir`. `türkiye sınırları` `dışındaki türklerle de` `ilgilenmek lazımdır`. `ben`, `sınırlarımız dışındaki türklerin yabancı` `boyunduruğundan kurtulmasını`, `hür`, `müstakil ve müreffeh olmalarını isterim`.‘’

Ve kâğıdı adamın önüne koydum.

Sorguları, sorgu hâkimi olarak, yüzbaşı `Kazım Alöç` yapmaktaydı. Fakat sorgular kanununa aykırı olarak İstanbul emniyet müdürü `Ahmet Demir` ve bu iş için ankara’dan gönderilmiş olan o zamanki emniyet genel müdür yardımcısı `kamuran çuhruk`’un huzurunda ve onların katılmasıyla yapılmaktaydı. Sorguların bütün hedef ve gayesi daha önce söylediğim gibi, milli şef inönü’ nün `19 mayıs 1944`’ de vermiş olduğu meşum nutuktaki isnatları ve `ithamları doğrulayacak ifadeler` almaktı. Bu arada sorgu yargıcı `kazım alöç`’ün ankara’ ya çağrılarak `hasan ali yücel` ve `milli şef inönü` tarafından iltifat gördüğü, turancıların hakkından gelmesi için kışkırtıldığı haberlerini de duymuştuk. Birkaç satırlık notlar halinde karaladığım yazıları hâkimin önüne koyduğum zaman bunları dikkatle okudular. Fakat içinde aradıkları şeyleri bulamadılar. Ve tekrar bana dönerek:

- ‘’`başka şeyler hatırlamıyor musunuz`? Arkadaşlarınız başta `Nihal Atsız` olmak üzere her şeyi anlatmışlardır. İsterseniz sizi şimdi burada `yüzleştirelim`.‘’ gibi sözler sıraladılar. Fakat benim cevabım ‘’`benim bildiğim başka bir şey yok`, `söyleyeceklerimin hepsi bu kadardır`. Kimlerle isterseniz yüzleşmeye hazırım‘’ dan ibaret kaldı.

Üzüntülü idim. Üzüntümün sebebi, kendi şahsımın durumundan değil, dışarıda kalmış `ailem`in, sıkıntılarından ileri geliyordu. Tutuklandığım sırada `iki çocuğum` vardı. Yeni bir çocuk bekler durumunda bıraktığım eşimin ve ailemin diğer fertleri merhametsiz bir baskı havası ve düşmanca bir çember ile çevrilmiş bulunuyorlardı. Tutuklandığım günden beri, maaşım kesilmişti. Ailemin hiçbir yerden geliri yoktu. O zaman dört yaşında bulunan büyük kızım çocuklarla oynamak üzere kapının önüne çıktığı zaman diğer çocuklar tarafından ‘’ `bu turancıdır`. `bununla oynamayalım` ‘’ diyerek çocuğumu aralarına almaktan çekiniyorlardı.

Sadece bu olay bile o günlerde estirilen dehşet ve baskı rüzgârının korkunçluğunu gösterecek derecededir. Evlerinde ana ve babalarının konuşmalarını dinleyen küçük çocukların havanın tesiri altında kaldığının acı bir misalidir.

`Türk milliyetçiliği`nin `tehlikeli ve zararlı olduğu görüşü` okullarda, gazete sütunlarında ve çeşitli toplantılarda ısrarla işlenir bir konu olmuştu. Bunlar yetmiyormuş gibi, bir de Rusya’nın sempatisini kazanmak için kendilerini `rusların dostu` ve ruslardan daha çok turancılık düşmanı durumunda göstermeye çalışıyorlardı.

Hücremde perişan, üzüntü ve düşünceli bir haldeydim. `on param yoktu`. Fakat memleketimin ve ailemin durumunu düşünmekten başka bir kaygım bulunmuyordu. Genç bir insanın daracık bir hücrede saatleri, günleri değil, fakat ayları geçirmesi çok ağır bir işkence idi. Günlerimin çoğunu hapishanenin taş duvarlarını tekmeleyerek geçirdim.

Zindancılarım lütfediyorlar, koridorda nöbet tutan mehmetçiklerin kendi karavanalarından ayırıp bana verdikleri yemeklere göz yumuyorlardı.
Sıkıntılarımı gidermek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bana yapılan eziyetlerin sebebini bir türlü kavrayamıyorlar, adeta kahroluyorlardı.
Mehmetçikler, ara sıra memleketlerinden gönderilen hediyeleri daima benimle paylaştılar. Ailelerinin gönderdikleri küçük harçlıkları bana vermek için çırpınıyorlardı.
`ne iyi insanlardı`, `ne iyi insanlardı allah’ım`! Hele aralarından bir onbaşı vardı ki, adı ve künyesi daima hatırımdadır.
`Giresun` vilayetinin `alucra` ilçesinin `çakmanoz` köyünden `ismail taşkın`…
Aylarca kapalı kaldığım hücre, çektiğim açlık sıkıyönetimi soysuzlaştıran ikbal düşkünü sorgucuların ruhi işkenceleri, ailemin nafakası hakkındaki endişelerim, memleketi kendi hava ve heveslerine kurban eden siyasi hegemonyanın arttıkça artan zulmü, nihayet bir gün, son takatimi da yok etti:
Yatağa serildim. Hücrenin rutubeti, ışıksız, güneş yüzü görmemek, bir şey okuyamamak, atalet beni yıpratmıştı:
Çok zayıflamıştım. Dizlerimde derman kalmamıştı. Zafiyet gözlerimi de bozmuştu. Günlerce ateşler içinde en ufak bir tıbbi yardım görmeden yarı aç kıvrandım inledim durdum.

`Alpaslan Türkeş` üzerine oynanan oyunlar ve sonsuz kin ile yapılan işkenceler onun hastalanmasına neden olmuştu. Büyük ısrar ve doktorların biraz insafa gelmesi ile hastaneye kaldırılır. `Haydarpaşa askeri hastanesi`ne götürülen Türkeş, burada yapılan tetkiklerde çok hasta olmasına rağmen ısrarla geri gönderilmesi olmazsa `Çengelköy`’deki `mahkûmlar hastanesi`ne götürülmesi istenmiştir.

O anda yardımına merkez kumandanlığının inzibat yüzbaşısı Tahsin bey ve Tabip tuğgeneral Fikri Altan yetişir.
Kendisini ferah bir odaya alarak gerekli tedavisini yaparlar. Burada kaldığı sürece yapılan müdahaleler ve beslenmesi üzerindeki hassasiyet nedeniyle sağlığına kavuşmaya başlar. Ancak sıkıyönetim komutanlığının ısrarlı talebi üzerine daha tam iyileşemeden tekrar `tophane`’ de bulunan askeri cezaevindeki eski hücresine gönderilir.
Kıyım tüm şiddetiyle sürmektedir.
Bu olaylarda istanbul’daki askerleri tophane’de bulunan merkez kumandanlığı emrindeki askeri cezaevinde tutuyorlardı. Bunlar:
1. Doktor yüzbaşı: `Hasan Ferit Cansever`
2. Doktor üsteğmen: `Fethi Tevetoğlu`
3. Piyade üsteğmen: `Alpaslan Türkeş`
4. Piyade teğmen: `Nurullah Barıman`
5. Ulaştırma asteğmen: `Fazıl Hisarcıklı`
6. Topçu asteğmen: `Zeki Sofuoğlu`

Bu olaylar sadece askeri kesime değil, sivil gençlere ve değeri dünya çapına ulaşmış insanlara da bu kıyım sürmekteydi. Bunlardan biride prof. `Zeki Velidi Togan`’dı. ‘’ `Bu vatan kimin` ‘’ şiirini yazan ve memleket irfanına uzun yıllar hizmet etmiş olan şair ve edebiyatçı `Orhan Şaik Gökyay`, o tarihlerde istanbul üniversitesi tıp fakültesinde öğrenci ve daha sonra ünlü bir iç hastalıklar uzmanı olan `Mehmet Külahlıoğlu`, şair ve öğretmen `Cemal Oğuz Öcal`, `Osman Yüksel Serdengeçti`dir. İşkencelerden biride `tabutluk` adı verilen hücreydi. Kitaba devamla;

Tabutluk adıyla anılan veya savcı `Kazım Alöç` ve `Ahmet Demir` tarafından ‘’ `mutena hücre` ‘’ diye ifade edilen yer, yarım metre karelik bir yerdir. Nihayet kırk santimetre genişliğinde ve elli santimetre uzunluğunda ve iki buçuk metre yüksekliğinde beton duvarlar içerisinde açılmış oyuklardı. İçine sokulan bir insan kapı kapanınca yere çömelmek bu beton oyukların duvarlarından içeri sokulanların, belinden ve kollarından duvara bağlamak için demir prangalar vurulmaktadır. Ayrıca oyuğun tepesine üç adet beşer yüz mumluk ampul konulmuştur. İçeriye kapatılan insan demir prangalarla belinden ve kollarından duvara bağlanıp ve burada yirmi dört saat, kırk sekiz saat, hatta daha fazla aç susuz bırakılırdı. Bazı sanıkların tabii ihtiyacı için dahi kapı açılmaz ve büsbütün perişan duruma düşmeleri sağlanırdı.

İstanbul’un en basık semti olan `Sirkeci`de, haziran ve temmuz aylarında kızgın güneşle kavrulmaktaydı. Serin sayfiye yerlerinde oturanların bile sıcaktan bunaldıkları bu mevsimde bu dapdaracık beton oyuklar içindeki insanlar ne hale gelirdi?  Üstelik tepesinde de beş yüz mumluk üç ampul yanmaktadır. Buna hür bir insanın diri, diri fırına sokulması denmez de ne denir? Talihsiz Türk aydını, Türk milliyetçisi olan `Reha Oğuz Türkan` bu işkenceden bir gözü sakatlanarak canını güç kurtarmıştır.

Bu işkenceler, akıl almaz boyutlara ulaştığı dört eylül günü mahkemeye çıkartılma kararı alındı. Mahkemedeki duruşmalar ise tam bir sağır dövüşüne dönmüş ve istenenlerin söylenmesi için birçok zulüm uygulanmıştır. Sanıklar direnmekte mahkeme ise dayatmalarına devam etmekteydi. Konu `işkence` yapılması ile ilgili duruma gelmişti. Savcı `Kazım Alöç`, birden bire ayağa fırlar ve şöyle der. Kitaba devamla;

‘’efendim biz bunları yüksek mahkemenin huzuruna `cumhurbaşkanı adayları olarak değil`, `hükümeti devirmeye kalkışan` `caniler`, `vatan hainleri olarak çıkarmış bulunuyoruz`. `kendilerini saraylarda yatıracak değiliz`. `elbette işkence yaptık`. `bunlar her türlü muameleye layıktır`.‘’

(bkz: abdullah öcalan'ın ev hapsi talebi)

Evet, hükümeti devirmek istemek vatan hainliğiydi. Siz nasıl milli şef’in diktatör rejimini devirmeye niyetlenirsiniz. `amerika mandasına bağlanmak istemek` vatan hainliği değil, ama `turancılık` düşüncesi vatan hainliği, işte ismet inönü mantığı…
Bu dönemin genelkurmay başkanı, milli şef’in has adamı, mareşal’in organize ettiği tatbikatı beğenmediği ve laf söylediği için kin besleyen `Kazım Orbay`’dır. Kazım Orbay, milli şefe hassasiyetle bağlı ve her söylediğini emir kabul eden bir şahsi yapısı vardır. Milli şef tam istediği kıvamda birini bulmuştur. Özellikle 1944 olaylarında milli şefin takındığı tavrı kutsal bir olgu kabul eden, hâkimlerin verdiği kararları, milli şefin isteklerine ters düştüğü için, askeri `yargıtay başkanını bile emekliye sevk edecek` kadar sahibine bağlı bir şahsiyettir. Alpaslan Türkeş’in yazdığı ve devlet yayınlarından 1988 çıkan 1944 milliyetçilik olayı adlı eserin 79 ve 80 sayfalarında durumu şöyle anlatmaktadır:

Mahkeme, esas numarası 1947/3; karar no: 1947/14 ve 31 mart 1947 tarihli kararı ile bütün sanıklar hakkında `berat kararı` verdi. İlk celseden beri `savcı sanıkların beratlarını istemişti`.

Fakat sıkı yönetimdeki milli şef ekibi, bir türlü yelkenleri suya indirmek istemiyordu.Adli amirlik bu berat kararını aleyhimize bozdurmak için hemen askeri yargıtay’a başvurdu. Fakat askeri yargıtay beraat kararını süratle tasdik etti.

Askeri yargıtay adalet yolu ile işlenmesine kalkışılmış bir cinayetin bütün nedenlerini kavramış ve asilane kararı ile Türkiye’de temiz hakimler bulunduğunu dosta, düşmana ispat etmişti. Bu medeni cesarete mukadder yumruk, tabii fazla gecikemezdi. Gecikmedi.
Askeri yargıtay’ın şerefli ve bilgili başkanı `Ali Fuat Erden` `emekliye sevk edildi`. İki değerli mesai arkadaşı sayın tümgeneral `Kemal Alkan` ve sayın tuğgeneral `İsmail Berkok` da hemen aynı zamanda emekliye ayrıldılar.

Hâkim binbaşı Celal bey (emekli general) bu emekliliğin iç yüzünü daha sonra anlattı:
Bir gün askeri yargıtay başkanı sayın orgeneral `Ali Fuat Erden`’i o zamanki genelkurmay başkanı `Kazım Orbay` çağırtmış, Erden Paşa, yanına o zaman binbaşı olan Celal Paşa’yı da alarak genelkurmaya gitmiş. Orbay’ın burada ilk sorusu şu olmuş:
— Sayın milli şef’imiz, turancıların suçlu olduklarını daha baştan ortaya koydular ve bizleri irşat buyurdular. 19 mayıs nutuklarında her şeyi açıkladılar. Böyle olduğu halde, başkanlığımız altında bulunan askeri yargıtay, `nasıl olur da bunların lehinde karar verir`?

Bu soru Ali Fuat Paşa için pek tepeden inme ve şaşırtıcı olmuş. Paşa, yargıtay’ın çalışmaları hakkında izahat vermek için gittiği bir yerde böyle acayip bir soru ile karşılaşınca donup kalmıştır.

— Efendim, mahkeme kurulunun `vicdani kanaati` o yolda tecelli ettiği için böyle karar verilmiştir, demiş.
Bu cevap üzerine bu sefer de genelkurmay başkanı `Kazım Orbay`, öfke ile karışık bir şaşkınlığa kapılmış ve:

— Ya öyle mi, o halde buyurunuz! Diyerek Ali Fuat Paşa’ya hırsla kapıyı göstermiş. Ali Fuat Paşa, üzüntü içinde ayrılarak yargıtay başkanlığına döndükten yarım saat sonra da, arkasından gelen başka bir yere tayin emri gönderilmiştir.
İşte mareşalin emekliliğine neden askeriyeden bir tepki gelmedi sorusunun en iyi cevabı bu kıyımlarda yatmaktadır.

Kaynak: `Alpaslan Türkeş`, `1944 milliyetçilik olayı`, devlet yayın dağıtım, istanbul, 1988

1 Nisan 2016 Cuma

PROZAC GÜNLÜĞÜ

pmdd için yani `premenstrual disforik bozukluk` için 20mg olanını doktorların verdiği ilaç. kullanımı ise regl den 14 gün önce her sabah alınır regl başlayana kadar devam edilir regl başlayınca ara verilir ve yine bir sonraki pmdd krizi öncesi 14 gün alınır. bir deneyeceğim bakalım ağlama krizlerimi çözebiliyorsa ömür boyu bir beraberlik kurabiliriz.

 http://www.pmscomfort.com/pms-pmdd-symptoms/prozac-sarafem-zoloft-pmdd-medication-drugs-for-pms.aspx http://www.dailymail.co.uk/health/article-4299/Can-Prozac-beat-PMS.html 09/11/2014


edit: 4. gün ilk gün hissettiğim iştahsızlık hala devam ediyor ama yemek yemeğe çalışıyorum. susuzluk o kadar çok değil ama yine var. ilk gün feci baş ağrıları da vardı o şimdi yok. çevremdeki insanlar aşırı sinirli de ben sakinmişim gibi geliyor. kendimi gülümserken yakalıyorum nedensiz. enerji düzeyim arttı ama regl bitti diye olabilir ondan emin değilim. sadece evi toplamaya başladım o biraz acayip geliyor. film izlemek zor geliyor. odaklanamıyorum. iş yerinde daha verimli gibiyim bugün tüm yapmam gerekenleri yapıp yarına ertelemedim.

 5. gün ; kahvaltı etmeden evden dışarı çıkmazdım ama iştah hiç yoktu çantama eti formlar kuruyemişler attım. orgazm olduktan sonra engel olamadığım bir gülümseme yayılırdı yüzüme şimdi hep o gülümseme suratımda. hala takıntı yaptığım şeyleri düşünebiliyorum ama sinirlenmiyorum. işte çok daha iyi olduğum söylenilebilir. evde o kadar iyi değilim. daha çok uyuyorum.

 8. gün; kahvaltı etmek giderek zorlaştı iki gündür meyva yiyorum kahvaltı yerine. bugün sinirlendim iş yerinde, istifayı düşündüm , haksızlığa uğradığımı düşündüm. hala sinirlenip üzülebiliyorum ama gözlerim dolu dolu olmadı. mantığımı kullanabiliyorum. uğradığım haksızlığın nedeni patronun zam vermemek için her sene yaptığı mobbing olduğunun farkındayım.

 11. gün: iştahsızlığın garipliğini daha az hissediyorum yemeye başladığımda doymuyor yemek olmayınca acıkmıyorum. modum pms de gibi huzursuz. feci sıkılıyorum her şeyden uzun süre odaklanamıyor yada boş duramıyorum. fertile dönemde pms de gibi hiç hissetmemiştim. tuhaf geliyor mutsuz yada mutlu değilim ama huzursuzum. uykumda yok ve normalden az uyumaya başladım ilaçtan değil başka nedenlerden ortalama uıyku sürem 1-2 saat azaldı.

 12. gün: artık ağız tadı değişikliğimi farketmiyorum yemekler daha çok ilgimi çekmeye başladı. kilo vermem durdu. bu süreçtae olduğum idrar yolu enfeksiyonu ve fazla sıvı atımı ile alakası olabilir bu durumun. iki gündür feci sıkılıyorum bu arada. eskiden bir şey bulur öğrenirdim. nedense merak edecek öğrenecek bir şey aklıma gelmiyor. meşguliyet için bir arkadaşımın ev arayışına ilanlara bakarak katılıyorum. şansıma işte de acayip sakin sıkıcı ve boş günlere denk geldim.

 18. gün ; iştahım yeniden yok olur gibi bu iştahsızlığı fırsat bilip sigarayı bıraktım. 10 kasımda 71,6 kg iken bugün 67,5 kg yum (4 kilo vermişim) geceleri dişlerimi sıkmaya başladım. dizileri odaklanıp izleyemiyorum. boş durmak batıyor beni çalışkan bir hale getirdi. çok canlı rüyalar görüyorum. rüyamda kardeşimin eşinin öldüğünü gördüm aradığımda karaciğer enzimlerinin yükseldiğini o yüzden telaşlı olduğunu söyleyip malum olmuş dedi. geceleri uyanır oldum erken yatıyor sonra gecenin bir vakti uyanıyorum.

 22. gün: mutlu hissediyorum kilo verme devam ediyor yeniden merak edip öğrenmeye başladım. pms etkileri gözükmüyor. geceleri çok terliyorum nedeni hipoglisemi imiş bir şeyler atıştırmaya çalışacağım. 67,3 kg yum. 24. gün: kilo verme devam ediyor arada sıcak basıyor terliyorum.

 24. günde 66,4 kg olmuşum yani 24 günde 5,2 kg vermeme neden olmuş. pms etkisi yaşamıyorum. ne baş ağrısı ne sinirlilik. genel olarak iyi hissediyorum. kahkaha atabilir hale geldim. madem kilo veriyorum diyerek sigarayıda bıraktım az biraz iştah açar diye ama açmadı. bu arada antidepresan kullanırken sigara bırakmak çok daha kolaymış. hem güzel kokuyor hem kilo veriyorum üstelik gülümsüyorum. şimdilik işler yolunda. bakalım bırakma zamanı gelince de bu kadar kolay mı olacak her şey.

 26. gün: ne pms var ne regl sanırım regl geçikmesi yapabiliyor. stres yok sakinlik doruklarda stabil ruh hali.

 28. gün: normalde 25 gün olan regl döngüm 28 e uzadı. normalde regl öncesi başım ağrırdı ama başım ağrımadı bu defa. 67 kg gördüm bu sabah tartıda sanırım regl şişkinliği sus tutması yüzünden.

 32. gün : tartıda 66,2 kg gördüm pms yaşamadan bir regl yaşadım. ruh halim daha stabil. dün babam belki yeniden anjiyo olabilirim dedi normalde korkup endişelenirdim ama endişelenmedim. uyku yine dengesiz ve bol rüya görüyorum. başladığımdan beri 5,4 kg vermişim.


 researchers at mclean hospital in belmont massachusetts speculated that prozac weight loss is a function of the patient's baseline weight. they tested depressed patients over a six-month period. each patient took between 20 and 80 mg of prozac. lead author m.h. orzack reported that while all subjects experienced decreased depression, overweight patients were the only ones who lost weight. patients at their ideal weight actually gained an average of 4.4 lbs., while underweight patients did not show any significant trends. "psychopharmocology bulletin" published the study in 1990.


 depresyonla alınan kiloları vermeye yarıyor sanırım prozac.


 42. gün edit: 66,1 kg gördüm tartıda bu ay geçen ayki gibi hızla kilo vermiyorum. dün sinirlenip hıçkırarak ağlayabildim. yani bir şey hissetmez falan değilim sadece eskisi kadar yoğun tepki vermiyorum. nispeten daha stabilim. spora başlamak istedim ama grip olduğum için henüz başlayamadım. duygusal ilişkileri 3 hafta sürdüremiyor pms de insan terk ediyordum 29 ekimden beri süren bir ilişkim var. beklenti düzeyim daha düşük ve daha stabil ruh halim olduğu için partner bu durumdan mutlu gibi.


 46. gün edit: 66,00 kg gördüm tartıda. yavaş ama yinede kilo verme devam ediyor. pms etkileri hisseiyorum. içimden erkek arkadaşımı terketme isteği geçiyor. çift gibi hissetmiyorum. eskiden fevrice terk ederdim şimdi aman konuşmam işte diyorum. daha sakinim.


 50. gün edit: 65,8 kg gördüm bugün tartıda regl öncesi dönemde şişmem su tutmam gereken dönemde bu rakamı görmek iyi. sevgiliyi terketmeme gerek kalmadı o sevgili olmadığımızı açıkladı. normalde sinirlenirdim ama kendimi özgür ve yeni olasılıklara açık hafiflemiş bulmak ve ayrılma gereği duymamak rahatlatıcı geldi. prozac çok güzel bir şeymiş. daha dengeli ve akıllı davranabiliyorum. hatta umursamaz üstelik güzelleşiyorum :)


 51.gün edit: 65,4 kg gayet mutlu hissediyorum. daha sakinim aklım başımda. odaklanabiliyorum işe güce. kilo verdikçe özgüvenim de artıyor eski bedenime dönmek bile iyileşme belirtisi benim için.

 52. gün edit: bu ara feci kaşınıyorum. köpekler gibi duvarlara sürtünmek istiyorum. kış etkkisi mi `prozac yan etkisi`mi olmadı `östrojen` etkisi mi bilemedim`. aloe vera` jeli sipariş ettim, `balık yağı` sipariş ettim bakalım.

 53.gün edit: kaşıntımın nedeni fıstık alerjisi imiş bugün tartıda 65,2 kg yu gördüm. doğum günümde (1 mart) 60 kg görmeyi hedefliyorum. fiziğim düzeldikçe ruh halimde düzeliyor :) yarın spora yeniden başlıyorum düzenli spor alışkanlığı edinip prozac ı yaza bırakma planım var.

 58. gün edit: tartıda 65,8 i gördüm çok da verememişim anlaşılan. regl bittiği halde sivilce çıkmak istiyor. bu ara libidomu test etme niyetim var orgazm olabiliyor muyum merak ediyorum.

 65.gün edit: bugün 66,4 kg yum haftasonu yiyerek 68 e kadar çıkmıştım. alkol almayı denedim ilk kez uyku kalitem düştü çölde kalmış deve gibi susadım. kafa yapmadı yada sarhoşluk hissetmedim o kadar çok içmedim zaten. ruh halim yüksek. cildim kötü giderek daha çok kuruyor hatta hiç sivvilce çıkmayan yüzümde sivilce çıkıyor. facebook a koyduğum fotoları görüp arkadaşlarım nasıl böyle kilo verdin saçların nasıl hızlı uzamış diyor. saçların sırrı `priorin` şampuan prozacla alakası yok. fiziksel değişime gelen tepkiler olumlu oldukça özgüvenim yükseliyor. hala spora başlamayı beceremedim. 

78. gün edit: pms etkisi artık hiç yaşamıyorum. psikolojik olarak yoksa vücudum su tutuyor ve bugün 66,6 kg yum yani bir aydır kilo vermedim son iki haftadır da kilo aldım. artık spora başlamam gerektiğinin farkındayım. ruh halim stabil ve pek bir şey takmıyorum. bu halimden hoşnutum. hatta ailedeki dengeleyici ve her şeyi kontrol eden insan havamada geri dönmüş haldeyim . bir haftadır cildim düzeldi. ya `ester c` kullanma etkisi yada iş yerinde ıhlamur kuşburnu demlemenin etkisi (hava nemleniyor olabilir, demlediğim çaya karanfil,zencefil,tarçın, ıhlamur kuşburnu ekliyorum onlardan birinin faydası da olabilir)


 79 gün edit . 67,5 kg ile huızla kilo alıyorum muhtemelen vücudum su tutuyor. ruh halim pamul gibi güya yarın regl olacam ama zerre kadar pms etkisi hissetmiyorum. prozac ile keşke daha erken tanışsaymışım.


 81. gün edit: regl olmaddım yine gecikecek sanki. bu sabah 66,4 kg yum ama bir kaç akşamdır çorba içtiğim için olabilir (bkz: vicdan çorbası)


 84. gün regl bir gün geçikti (26. gün oldu döngü 25 gün) 31 ocakta almayı unuttum ve tüm günüm ağlayarak geçti. tabi o arada tüm güne yayılan bir duygusal konuşmada yapmıştım. lakin almayınca ağladığımı düşündüm.bugün yani 1 şubat günü çok daha iyi hissediyorum. evde yapılması gereken ütü yemek bulaşık çamaşır ne varsa hepsini yaptım bir iki dizi izledim bakım yaptım. iyi hissediyorum. almayı unutmamak lazımmış. regl başlaması ile kilo da 66,0 düzeyine geri geldi. bu ay spora başlarsam iyi olacak.


 100. gün edit: mutluyum , çok uyuyorum, üzülüp takamıyor gülüyorum. mutluluğum bulaşıcı küsen babama geyik yapıp gülünce ben alıngan oldum diyerek düzeldi. deli gibi çikolatya tüketiyorum günde 80 gr ve hala 66 kg da durabiliyorum dün 65,9 idim hatta. spora hala başlamadım. daha az takıntılı daha mutlu bir insanım. cildim azcık düzelir gibi `duş yağı` nedir öğreniyorum.


 http://www.hepsiburada.com/liste/sebamed-shower-oil-vucut-yagi-200-ml/productDetails.aspx?productId=sgelseb38&categoryId=26012356


 102. gün edit: `huzur prozacta` :)) 125. gün edit : ruh halim çok daha iyi yeni şeyler öğrenebiliyorum, mutluyum, stresim az, cildim kurudu onu da duş yağları ile çözüyorum. bırakma zamanım geliyor bu arada spora başlamam lazım. `piyo` düşünüyorum. yani serotonin dengemi doğal yolla yükseltip prozac bırakma planım var. sigara bıraktığım için cildim daha güzel oldu kuru ama daha güzel garip ve çelişkili duruyor değil mi? daha nur yüzlü oldum diyelim.


 139.gün edit: cilt kuruluğum prozac ın yan etkisi ph düzeyini sabit tutmak için la roche posay ın lipikar duş yağı kullanıp üstünede yüzüme vücuduma kuşburnu yağı sürmeye başladım. `kuşburnu yağı` `kuru yağ` kıvamında anında emiliyor vücut tarafından cilde de iyi geliyor. gözaltı kırışıklarına bile sürülebilen faydalı bir yağ imiş. prozac ile yeni bir şey öğrendim soğuk sıkım yağların cilde faydasını. ruh halim mutlu, flörtöz. kilo 66,6 seviyesinde tabi her sabah damak yemesem verebilirdim ama yiyorum :)) artık prozac bırakma zamanım geliyor bakalım bırakma süreci nasıl geçecek. artık `aseksüel`im.

 16/04/2015 edit : son bir haftadır şurup versiyonuna geçip dozu düşürmüştüm. bugün ilk defa almadım. saati geçti diye mi bilmem hafif başım ağrıyor. cildimi yeniden toparlamak istiyorum. anti depresanlar cildi hızlı yaşlandırıyor.

 o yüzden devamlı hayatımızda kalması zor.
 tüm cinsel isteğim öldü. ne kızlara ne erkeklere asılabiliyorum.

cildim feci kurudu duş yağlarını öğrendim gece yüzüme pişik kremi sürüp uyudum.

 cilt incelip hassaslaşıyor.

 bırakma sürecim zor olmasın diye krill yağı ekledim. bugün regl olmayı bekliyorum. regl sonrasıda hayatıma yenden sporu ekliyorum. böylece serotonin doğal yoldan yüksek kalacak.

 prozac hayatımı kurtardı. bu süreçte kilo verdim, sigarayı bıraktım, mutlu ve neşeli bir insan oldum. cildim kurudu, hızlı yaşlandım. bırakınca cildimin eski haline döneceğini umuyorum. kendimi tanıdım yardım almak gerektiğinde zayıflık olarak görmemek yardım alabilmek önemli imiş. 


29/04/2015 edit: dün patrona bağırdım haketmişti ama prozac bırakma etkisi mi bilmiyorum. prozac a başlarken hızla kilo veriyordum 71 kg ya kadar çıktım az dikkat ederek 68,8 gördüm bu sabah tartıda. sanırım vücut kuruyormuş kaybettiğim şey kilo değil su imiş. cildim toparlanıyor. henüz eski haline dönemedi ama nispeten daha iyi durumda. dün spor olarak işten eve yürüdüm yaklaşık 4500 adım. serotonin yükseltmek için hareket etmeye başladım.

 30/04/2015 edit: biraz mal biraz pms de gibiyim daha çabuk alınabilir haldeyim bugün daha zor yarın annemin ölüm yıldönümü. annesiz iki sene geçmiş... bu sabah 67,8kg gördüm tartıda. sanırım vücut su tutmuş.

 11/05/2015: regle bir kaç gün kilo kala tartıda 70,1 kg yu gördüm. şişmeye devam (tabi gece 3 tane magnum yememle alakası olabilir) pms etkilerini hissetmiyorum.

 23/05/2015 pms sonrası 71 kg yum 72 ye kadar çıkmıştım su atıyorum bu arada `matofin`e başladım. cildim çok güzel oldu gece sürdüğüm yağ karışımı (`kuşburnu yağı`, `avokado yağı`,`cadı fındığı yağı`, `emu yağı` , `üzüm çekirdeği yağı`,`badem yağı`, `yasemin yağı`, `hindistan cevizi yağı` ) ve `sudocrem` etkiside var ama asıl prozacsız hayatın etkisi.

 PROZAC'I BÜNYE YAKLAŞIK 85 GÜNDE VÜCUTTAN TAMAMEN ATIYOR. BU SÜREÇTE DÜZENLİ SPOR RUH HALİ DENGESİ İÇİN ELZEM.


01/04/2016 : bugün 76 kiloyum prozac ı bıraktıktan sonra yine başladım. Bu defa yılbaşında bıraktım. Eve koşu bandı aldım, yüzme dersi almaya başladım. İnsülin tiroid gibi değerlerime baktırdım. Bir sorun yok çok yiyormuşum.

Depresyonu olan insan için prozac  güzel bir ilaç olsa bile her ilaç gibi yan etkileri var.  Yılbaşında 70kg iken bırakınca 78 kg ya kadar çıktım.  bir şekilde hormonlar değişiyor sanırım.

Son olarak doktor kontrolü olmadan hiç bir ilacı kullanmayın.Yan etkilerinin ne olacağını bilemezsiniz.

1 Mart 2011 Salı

BALIK ÇORBASI



EN SEVDİĞİ YAZARIN KİTABININ İÇİNDE İSMİNİZİN YAZMASI, HAYATTA KAÇ KERE BİR İNSANIN BAŞINA GELEBİLİR ACABA ?

Çok şanslıyım ki elma yayınevi sayesinde, en sevdiğim, kadın yazarın, kitabının yayın danışmanı olma şerefine nail oldum. Ursula k. le Guin 'in Fish Soup adlı eseri ,Kemal Atakay türkçeye kazandırdı. Resimleyen ise Vicdan İleri. Vicdan İleri öyle güzel iş çıkarmış ki ingilizce baskısında kullanılan resimlerden çok daha güzel, renkli.

İngilizce baskısının elime geçmesini sağlayan, ekşi sözlük yazarlarından biri olan, cakabo'ya buradan teşekkürü borç bilirim. Aldığım en güzel hediyelerden biri idi.





--- spoiler ---
Mohalı düşünen adam isimli bir adam vardı; maholu yazan kadın isimli de bir kadın. İkisi arkadaştılar.

Birkaç günde bir, adam düşünmekten yorulur ve kendi kendine “yazan kadın’ı ziyarete gideceğim” derdi. Nehrin üzerindeki köprüyü geçer, tepelerin arasından ilerleyen yolda yürümeye koyulur ve sonunda kadının dağınık evine ulaşırdı: farelerin havada uçuştuğu ve kedilerin her köşeye yastıklar kadar büyük tüy yumakları yığdığı bir evdi burası. Adam kapıyı çaldığında kadın yazısına ara verip seslenirdi: “buyurun!” kadın çorba tenceresine bakar, içinde çorba olmasını umut ederdi. Bazen tencerede fare olurdu. Tencerenin içinde fare varsa, kadın fareler uçup gidinceye kadar “kışş!” derdi. Çorba varsa, ısıtmak için tencereyi ocağa koyardı. çorba ısınırken, kadın kitapları masanın bir köşesine iterdi. sonra iki arkadaş oturup çorba içer, konuşur, yanlarından geçen farelere kaşık sallarlardı. sonrasında adam, ineğine yemek vermesi gerektiği için moha’daki evine doğru yol alırdı.

Bir iki gün sonra, kadın kitap yazmaktan, sayfaları dikip güzel renkli kapaklarla ciltlemekten sıkılırdı. İşi bırakır, mohalı düşünen adam’ı ziyaret etmek için ormanların içinden ve tepelerin üstünden uzayıp giden yolda yürümeye başlardı. Adamın evi derli toplu ve temizdi, ne kedi vardı, ne fare. Yalnızca bahçede yaşlı bir inek vardı, o da temiz, yaşlı bir inekti. Kadın adamı masasında ya da bahçesinde düşünürken bulurdu. birlikte adamın düzenli mutfağına giderlerdi. Kadın adamın patatesleri ezmesini, yeşil bezelyelere tereyağı sürmesini ve balığı yalnızca bu malzemeyle kızartmasını seyrederdi. Sonra birlikte ışıltılı masaya oturup yemek yer, konuşur, uçan düşüncelere çatal sallarlardı. ardından kadın, yemek vereceği kedileri olduğu için maho’ya evine doğru yol alırdı.

Bir gün ikisi, adamın ışıltılı masasında oturmuş, onun yaptığı karamelli pudingi yerken, düşünen adam: “düşünüyorum da” dedi.

“Evet”, dedi kadın.

“Düşünüyorum da, bir çocuğumuz olsa güzel olurdu.” dedi adam.

“Nedenmiş?” diye sordu kadın.

Adam bir süre düşündükten sonra, şöyle dedi: “biz meşgul olduğumuzda, çocuğumuz evlerimiz arasında gider gelir, mesajlarımızı birbirimize ulaştırırdı”.

“Benim sana söyleyecek bir şeyim olduğunda gelip kendim söylerim” dedi kadın.

Ama bu düşünce adamın zihninde yer etmişti ve bir türlü kurtulamıyordu. “bir çocuk”, dedi adam, “karamelli pudingi bitirebilirdi”.

“Ben de bitirebilirim” dedi kadın, bitirdi de.

Adam dalıp gitmişti. aklı, bir kız çocuğunun koşarken elbisesinin dalgalanmasında, ayaklarındaki ışıltıdaydı.

“Bu güzel yemek için sağ ol” dedi kadın. “bulaşıkları yıkamana yardım edeyim mi?” diye sormadı, çünkü biliyordu: adam onun bulaşık yıkama tarzından hoşlanmıyor, bulaşıkları kendisi yıkamayı tercih ediyordu. Kadın adamın düşünmekte olduğunu gördü, o yüzden iyi günler dileyip gitti.

--- spoiler ---

12 Şubat 2011 Cumartesi

LOVE AND OTHER DRUGS



Eğer medyayı yakından takip ediyorsanız, siz de benim gibi Entertainment Weekly kapağına şaşırmışsınızdır. Anne Hathaway genellikle cici kızı oynardı.Soyunacağını beklemezsiniz. Sanırım şimdiye kadar ki en iyi oyunculuğunu love and other drugs filminde gösterdi.



Jake Gyllenhaal ve Anne HathawayEd Zwick‘in dram-comedi filmi “Love And Other Drugs” da uzun zamanı çıplak geçirdiler. Jamie Reidy‘nin “Hard Sell: The Evolution of a Viagra Salesman” kitabından uyarlanan “Love And Other Drugs” filmin de Zwick bize 90'lardaki ilaç sektörüne dair bir hikaye anlatıyor.

Hathaway , Maggie rolü ile cinsel iştahı kabarık, özgür ruhlu kadını canlandırırken, Jake Gyllenhaal ise Jamie adında , kendini beğenmiş, özgüveni yüksek Pfizer satıcısnı canlandırıyor. Jamie'nin dünyası ikiden fazla kere ters köşe yapmış, sonra da güzel Maggie ile karşılaşmış ki hatun parkinsonun ilk aşamasında . Sonrasında Magie 'ye çok fena abayı yakıyor.

Başlangıçta,her iki tarafında, spor olsun diye, sevişme amacı varken, ilişki ilerledikçe her iki taraf da aşık oluyor.





Anne Hathaway 'i ikna etmek biraz güç olmuş. Balum her zaman sevimli karakterler oynuyordu. Bir yanı bu rolü almayı delice istemiş bir yanı da çekinmiş.Jake Gyllenhaal ise senaryonun ilk 10 sayfasını okuduktan sonra bu işe varım demiş. Senaryoyu bitirdiğinde ise ağlıyormuş.

5 Kasım 2010 Cuma

VIRGINIA WOOLF: GÖRÜNMEYENİN YAZARI




Bugün çok mutlu olduğum bir gün.Bundan tam bir yıl önce (Kasım 2009) Elma yayınevinin yayın danışmanları arasına katıldım. Bana çocuk kitapları serisine başlayacaklarından bahsetmişlerdi. Çocuk gelişimi uzmanı olarak çocuk kitaplarını okuyup değerlendirmem isteniyordu.

Bugün yeni kitap basılmış olarak elime geçti. Çocuklara özellikle de kız çocuklarına okutulmasını istediğim bir kitap. Kütüphanemin en nadide eserlerinden Kendine ait bir oda 'nın yazarı Virginia Woolf'un hayatını anlatıyor çocuklara bu yeni kitap.



Virginia konuşmaya üç yaşında başladı, acaba ilk söylediği söz neydi?

Babasının hazinesinde neler vardı?

Sessiz sözleri nasıl yakalıyordu?

Virginia ne yaptı da bir çok kadına örnek oldu?

Gizli sözler konuşabilir mi?





İngiliz yazar Virginia Woolf'un yaşamı bu kez sizimn için kaleme alındı. Tüm engellere rağmen kitap okumak ve yazmak,virginia için bir tutkuydu. Çocukluğunın renkli dünyasının size fısıldadıkları eşliğinde yol alırken tüm kalbinizle istediğinizde neler başarabileceğinizi görecek, yolunu kaybetmiş gizli sözleri keşfedeceksiniz.

19 Ekim 2010 Salı

Mide yoluyla felsefeye nüfuz etmek mümkün mü?


Can Yayınları’nın büyük ilgi gören Kırkmerak dizisinden yine dikkat çekici bir kitap, Filozofların Karnı. Gelmiş geçmiş en ünlü felsefecilerin düşüncelerini, tam da onların en sevdikleri yemekler üzerinden benzersiz bir üslupla anlatıyor okura. Aykırı bir yazardan, aykırı bir fikir ve aykırı bir kitap kısacası… Karnın ve beynin mükemmel birlikteliği, herkes için yazılmış şen bir bilgi kaynağına dönüşüveriyor.


Michel Onfray’in sınır tanımaz kaleminin ardından alternatif bir felsefe yolculuğuna çıkarıyorsunuz Filozofların Karnı’nda. Zeki, komik, etkileyici yaklaşımıyla Michel Onfray yalnızca felsefenin değil, edebiyatın da sınırlarını zorluyor. Fransa’nın son yıllarda dünya çapında parlayan filozofu Michel Onfray, Filozofların Karnı adlı bu eğlenceli yapıtında, felsefeye damgasını vurmuş filozoflara yiyeceklerle olan ilişkileri üzerinden yaklaşıyor. Düşünürleri büyük bir ziyafet sofrasına oturtuyor ve yemek yeme alışkanlıklarını, söylemleriyle eylemleri arasındaki farklılıkları sayfalara taşıyarak inanılmaz eğlenceli bir okuma şöleni yaratıyor. Filozofların beslenme alışkanlıklarının felsefelerini, düşüncelerini, yapıtlarını ve hatta yaşamlarını nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor.



Kant, Nietzsche, Marinetti ve Sade hangi yemekleri severlerdi ve bu yemekler onları nasıl etkiledi? Çiğ ahtapot yemeyi sevmese Diogenes uygarlığa düşman olur muydu? Rousseau sürekli süt ürünleri yemek zorunda olmasa azla yetinmeye bunca methiye düzer miydi? Kabuslarında devamlı yengeçler gören Sartre, hayat boyu kabuklulardan tiksinmesinin bedelini ödemedi mi?



Onfray kışkırtıcı ve eğlenceli sorular sormaktan da geri kalmıyor: Acaba zihnimiz kadar midemiz de düşünür mü? Tarihimizi, özellikle düşünce tarihimizi hakkını yediğimiz midemizle bir kez daha düşünmek yararlı olmaz mı? Filozofların Karnı, felsefeye bambaşka bir tat katıyor, felsefeden korkanlar içinse lezzetli bir başlangıç sunuyor. Belki de Marx’ın önermesi doğrulanıyor böylece: İnsan ne yerse odur!

FİLOZOFLARIN KARNI

Yazar: Michel Onfray

Tür: Kırkmerak

Çeviri: Aykut Derman

Sayfa sayısı: 160

Fiyatı: 12 TL

Yayın tarihi: 19 Ekim 2010

12 Ekim 2010 Salı

Fitness maceram




Mayıs ayının ilk haftası fitness a başlamaya karar verdim. Amacım en az bir sene haftada 3 gün spor yapmaya odaklanmak ve tam bir sene sonra hedeflediğim görüntüye ulaşmak idi. Dana öncesinde aerobik,neopilates, yoga gibi şeyler denemiştim ama bunları evde tek başıma yapıyordum. İlk defa bir salona yazıldım. Aradan 5 ay geçmiş, ben, ısrar ve inat ile gitmeye devam ediyorum.





Benim ilk anda farkettiğim yararlarına gelecek olursak. Salona gitmek sosyalleşmeyi sağlıyor. Ortamda hem dostluk hem de hafif bir rekabet havası var. Ramazan döneminde salona gittiğimde, kimi zaman benden başkası olmuyordu. Salon tamamen bana kalmış gibi hissediyordum. Bu motivasyonu arttıran bir öge değilmiş meğerse. Diğer arkadaşlarımı görüp birlikte spor yapmak, aralarda kısa sohbetler etmek çok daha eğlenceli hale getiriyormuş.



İnsan tek başına olunca kendi sınırlarını o kadar da zorlamıyormuş.Salonda rekabet insanı geliştiren bir durummuş. Salon, aletler,arkadaşlar,sauna gibi unsurlar evet güzel ama asıl mühim olanı sizi doğru şekilde yönlendiren hocanın varlığı.

Çok şanslıyım ki Murat Ağbaba gibi profesyonel,kendini devamlı geliştiren, işini çok seven bir antrenör ile çalışma fırsatı buldum. Hedeflerimi ve ihtiyaçlarımı söylediğimde, buna uygun egzersiz programımı oluşturdu. Sizinle özel olarak ilgilenen bir antrenörle çalışmak insana kendini holivud starları gibi hissediyor .

Henüz işin çok başındayım.Yemeğe olan düşkünlüğümü de bilmeyeniniz kalmadı artık. Diyet yapabilen biri değilim. Amacım yavaş yavaş, oturarak yaptığım işim sonucu aldığım, kiloları, yavaş yavaş bir seneye yayarak, farkında olmadan vermek ve bunu kas kitlemi arttırarak yapmak idi.




Başladığımda ilk ay insanlar kilo vermeye başladılar. Benim tartıdaki durumum aynı idi. İkinci ayda da bir değişiklik olmadı rakamsal olarak ama santimsel olarak incelmeye başlamıştım). İlk üç ay tek kilo vermedim. Yediklerine dikkat edip 4-8 kg arası veren insanlar da vardı salonda. Ben bu üç aydan sonra kilo vermeye başladım rakamsal olarak. 62 kg ile başladım şu an 57kg yum. Bel kalça ve bacaklarım inceldi.



Neden rakamsal olarak incelmeye başladım? Ne değişti yaşantımda?

Koşmaya başladım. daha evvel tempolu yarım saat yürüyordum yarım saat koşmalı dinlenmeli interval denilen bir sisteme geçildi. Antreman programım ağırlaştı.Yediklerime dikkat etmeye başladım. Protein tüketim oranım arttı. Hedefim Mayıs 2011 de 52kg olmak.

Sanırım en mühim etkisi sporun beni mutlu etmesi ve çok ciddi bağımlılık yapması. Serotonin bağımlısı olduğumu itiraf edebilirim.

24 Eylül 2010 Cuma

Tibetin Gençlik Pınarı



Bir arkadaşımın( Didem 'in nam-ı diğer Ido Atlasian ) sağlık merakımı ve 140 sene yaşamayı istediğimi ,öğrendikten sonra bana tavsiye ettiği Tibetin Gençlik Pınarı isimli kitabı okuduktan sonra, okuduklarım ilginç geldi ve kaybedecek neyim var bir deneyeyim dedim.



Kitaptaki çok basit 5 egzersizin ilk hafta 3er kere yapılması öneriliyor. sonra her hafta 2, 2 arttırılıyor egzersiz sayıları ve çok az zamanınızı alıyor. Kitapta egzersizleri (kitaba göre ayinleri) yapan insanların hayatlarında olan değişikliklerden bahsedilmiş. o kadar abartı değişikliklere neden olup olmadıklarını bilemiyorum ama vücuttan toksinlerin atılmasına yardımcı olduğu, cildin daha iyi görünmesini sağladığı gibi ufak değşiklikleri gözlemlediğim insanlar oldu.



Arka kapaktaki tanıtım yazısı ;

Bu kitap gençlik pınarınin kadim ve gizemli himalaya daglarina giden ve onu bulan bir adamın gercek öyküsüdür!

Binlerce yıl boyunca yasak tibet bölgelerinin derinliklerinde gizlenen kayıp manastır, büyük özenle korunan genclik sırlarına sahiptir. Bu sır, uygulaması son derece kolay ama insanın yaşamını sonsuza dek değiştirme gücüne sahip olan beş kadim ayindir. Bu kitap, manastırda yaşanan lamalardan öğrenilen olağan üstü sır hakkında yazılmış tek kaynaktır. Kitapda açıklanan beş ayin, herkesin kendini çok daha genç hissetmesini ve görünmesini aynı zamandada daha büyük bir canlılık kazanmasını sağlayacak güce sahiptir



"İnsanın omurgası ne kadar esnekse o kadar gençtir."

22 Eylül 2010 Çarşamba

Lükse Övgü



Daha önceki kitap tanıtım yazılarımda size Can Yayınlarının Kırkmerak dizisinden bahsetmiştim. Lükse övgü bu dizinin yayınlarından biri.

Bir Sanattır Öğle Uykusu ile ülkemizde büyük ilgi gören Thierry Paquot, “Lüks dediğimiz nedir?” sorusuna, yine kendine özgü eğlenceli, zeki ve akıcı üslubuyla yanıt arıyor. Paquot, lüks deyince akla ilk gelen pahalı çantalar, parfümler, şık lokantalar, gösterişli eşyalar, hayal ötesi yolculuklar gibi unsurların çok daha dışına çıkarak, derinlere inerek ele alıyor lüks olgusunu. Dahası, sözcüğün çağrıştırdığı hemen her şeyin kökenlerine inip tekrar tanımlıyor bu olguyu.



Thierry Paquot lüksü, para ve ekonomi temelli bir toplumda insanın zamanını canının istediğince kullanabilmesi için bir araç olarak gösterirken, bir kere daha yerleşik düşüncelere şiddetle karşı çıkıyor. Lükse Övgü’de ele alınan lüks kavramı, ekonomik boyuttan çok öte bir davranış tarzı, kurtarıcı bir ölçüsüzlük, bireyi kendiyle uzlaştıran bir yaşama sanatı olarak öne çıkıyor. Paquot gereksiz olan şeylerin gerekli yanlarını keşfetme deneyimini “lüks” olarak adlandırıyor ve ona “ütopik” değerler yükleyerek belki de bu kavramı bugüne dek hiç irdelenmemiş yanlarıyla ele alıyor. Tabii ki lüksün mutluluk üzerine etkisini de gözden kaçırmadan sıralıyor düşüncelerini.



Thierry Paquot’nun Lükse Övgü’sü de tıpkı Bir Sanattır Öğle Uykusu gibi Can Yayınlarının Kırkmerak dizisi kapsamında yayınlanmış bulunuyor.



LÜKSE ÖVGÜ

Yazar: Thierry Paquot

Tür: Deneme

Çeviri: Orçun Türkay

Sayfa sayısı: 143

Fiyatı: 11,50 TL

Yayın tarihi: 21 Eylül 2010

20 Ağustos 2010 Cuma

Black Swan


Dünyanın en prestijli üç festivalinden birisi olan Venedik film Festivali'ne (Diğer ikisi Cannes ve Berlin) geri sayım başladı.

Bu yıl 67. kez düzenlenecek festivalde Altın Aslan jürisinin başkanlığını Quentin Tarantino yapacak.

En iyi ilk filme verilecek Luigi De Laurentiis ödülünün jüri başkanlığını ise Fatih Akın üstlenecek.

Festivalin açılışını 1 Eylül'de 'Pi', 'Requiem for a Dream/ Düşlere Bir Ağıt', 'The Fountain/ Kaynak', 'The Wrestler' filmlerinin yönetmeni Darren Aronofsky imzalı 'Black Swan' yapacak. Natalie Portman,Winona Ryder, Vincent Cassel ve Mila Kunis’in başrolünde olduğu 'Black Swan', bir balerinin genç rakibiyle aralarında yaşanan çekişmeyi konu alıyor.

Traileri buradan izleyebilirsiniz.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Going the Distance



Sizi bilmiyorum ama ben romantik komedilere bayılıyorum.Drew Barrymore da kendime en yakın bulduğum sanatçılardan biri.

Filmi anlatmaya başlamadan size bir itirafım daha var. Ne kadar yaşlandığımı yaşıtlarıma bakıp anlamaya çalışan biriyim. Ama sokaktaki yaşıtlarıma değil. Yaşıtlarım olan ünlülere bakıyorum. Nasılsa onlarda bok gibi para var ve her istediklerini yaptırabiliyorlar.Benim yaşıtlarım da Drew Barrymore,Kate Winslet ,Angelina Jolie, Charlize Theron, Marion Cotillard,Milla Jovovich,Eva Longoria Parker,Mia Kirshner ve Fergie. Kendi aralarında bakınca içlerinde en genç görünen Marion Cotillard diyebiliriz.Verimli bir yılın kadınları.

Bazı filmlere gösterime girdikleri ilk gün girmeye çalışırım. Kimse bişey yazmadan, kimse bana bişey anlatmadan. En düşük beklenti ile izlemek isterim. Bu filmde gösterime girdiği ilk gün gitmek istediğim bir filmlerden biri.

Going the Distance uzak mesafeden ilişkilerini yürütmeye çalışan bir çiftin hikayesi yönetmeni Nanette Burstein. 2 Eylül 2010 da gösterime girecek film. Ülkemizde hangi tarihte girer emin değilim. Romantik komedi sevenlere duyurulur efendim.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

THE TRUE BELIVER- ERIC HOFFER



Bu sezon dizisiz kaldım derken yeni bir dizinin varlığından haberdar oldum. Matt Bomer'a aşık olduğumu da belirtmeden geçmeyeyim. Dizimiz eski bir üçkağıtçı olan Neal Caffrey'nin FBI'a danışmanlık yapması üzerine kurulu.

Bahsetmek istediğim asıl konu dizi değil. Sizi bilmem ama ben dizilerdeki, kitaplardaki göndermeleri, sözleri, alıntıları, sinema filmlerini, kitapları merak eder ve bulurum.

Neal'ın arkadaşı Mozzie (Willie Garson) zaman zaman güzel göndermeler yapabiliyor. Pilot bölümde , yunan mitolojisinden İkarus'a bir gönderme yapmıştı. "You flew too close to the sun, my friend. They burned your wings" (Güneşe çok yakın uçtun dostum. Kanatlarını yaktı")

Başka bir bölümde yine Mozzie (Willie Garson)Eric Hoffer' dan bir alıntı yaptı: "We feel free when we escape even if it will be from the frying pan to the fire" (Kızgın tavadan ateşe bile olsa kaçarken, kendimizi özgür hissederiz.).


White Collar beni Eric Hoffer ile tanıştırdı.

Eric Hoffer'ın yaşam öyküsü film senaryasu gibi farklı ve mucizevi.Hoffer New York'da Alman Yahudisi göçmeni bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Altı yaşında bilinmeyen tıbbi sebeplerle kör oldu. Onbeş yaşında yine bilinmeyen sebeplerle görmeye başladı. Yeniden kör olabilme endişesiyle olabildiğince okumaya çalıştı.

Genç bir adamken her iki ebeveynini de kaybetti. Silahlı kuvvetlere başvurusu tıbbi gerekçelerle reddedildi. İşportada meyve satıcılığı, tarlalarda ırgatlık, maden işçiliği, dok işçiliği gibi çeşitli işlerde çalıştı.

1938 yılında Common Ground isimli dergiye gönderdiği mektup ilgi çekti. İş çevresinde karşılaştığı insanları gözlemledi ve hepsi de toplumsal hayatla ilgili kitaplarını yazmaya başladı. 1964 yılında California Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesinde danışmanlık görevine başladı. Ancak bu sırada hâlâ rıhtımdaki hamallık görevini yapmaya devam ediyordu.




Eric Hoffer'in yaşamı yazdıklarını merak etmeme neden oldu. Plato Yayıncılıktan çıkan The True Beliver'in çevirisi Kesin İnançlılar'ı sipariş ettim.Plato Yayıncılığın editörlerine sesleniyorum, özellikle kitabın adının çevirisini hiç beğenmedim.Beni tatmin etmedi kitabın türkçe adı. Kitabın içinde çeviriden yana sorun yok.

Kitle sosyolojisini anlayamıyorum. Kolektif bilinç kavramı bana her zaman çok itici gelmiştir. Eric Hoffer'ın kitabının bunları anlamamda yardımcı olabileceğini düşünüyorum. İnsanlar neden aşırı dinci,ırkçı,milliyetçi gruplara katılırlar? Tam ben bunları sorgular iken Çağrı bana hemen bir link uzattı bunu oku demek isteyerek.

http://www.thrivenotes.com/the-last-question/
Türkçesi için;
http://www.x-bilinmeyen.net/sonsoru/index.htm

Bakalım okuduklarım bana neler öğretecek...
Related Posts with Thumbnails