28 Haziran 2010 Pazartesi

Şarap Afrodizyaktır



Geçen hafta sonu çok tatlı bir film izledim. Adı A Good Year. Film Fransa da üzüm bağlarının arasında dolaştırıyor sizi. İzlerken insanın canı şarap çekiyor. Nerdeyse bana Böğürtlen Şarabı isimli kitabı okuduğum zaman aldığım hazzı verdi.


Özellikle yaz akşamlarında soğuk şarap içmeye bayılıyorum. Bu ara Böğürtlen Şarabının yazarı Laura Esquavel 'in yazdığı bir kitabı okumaya başladım.
Afrodit Afrodizyak Yazılar Afrodizyak Yemekler adında. Okuması kolay akıcı,insanı gülümseten bir kitap.

Afrodit, Şili'li yazar Isabel Allende'nin çok değişik bir çalışması. Bu kitabı, edebi bir amaç gütmeden, yalnızca eğlenmek ve eğlendirmek için hazırladığını söyleyen yazar, Afrodit'in, okuruyla kendisi arasında özel, ironik ve mahrem bir sohbet olduğunu söylüyor ve bu kitabın erotik bir elkitabı, ya da bir yemek kitabı olmadığını, bir 'duyular kitabı' olduğunu vurguluyor.

'Erotizmi yiyeceklerden ayıramam bir türlü; bunu yapmak için bir neden de göremiyorum; tam tersine, gücüm ve neşem yettiği sürece her ikisinin de tadını çıkarmayı sürdürmeye niyetliyim. İşte, aşk ile iştahın sınırlarının kimi zaman tümden silinecek kadar bulanıklaştığı duyusal belleğimin çeşitli yörelerinde haritasız bir yolculuk demek olan böyle bir kitap yazma düşüncesi de bundan doğdu,' diyor kitabın başında.

Isabel Allende'nin son derece keyifli bir anlatımla sunduğu renkli anılarını, deneyimlerini, hepsi de göze ve kulağa son derece çekici gelen afrodizyak yemek tarifleriyle birleştirdiği bu sıradışı kitap, hem Isabel Allende hayranları, hem de yemekle özel zevkleri bir araya getirmeyi sevenler için olağanüstü güzellikte, unutulmaz bir başucu kitabı olacak.(Arka Kapak)

Tüm bunlar birbirlerini çağrıştırırken, bir arkadaşımla konuşurken, çıkan bir soruyu araştırmak istedim. Şarap bilimsel olarak afrodizyak olarak bulunmuş muydu?

Elbette ki şarap erkekleri olduğu kadar kadınları da etkiler. İngiltere'de yayınlanan bilimsel bir dergi olan Nature'da 1994'ten beri yayınlanan çeşitli çalışmalar alkol alımının kadınlarda libidoyu artırabildiğini öne sürmüştür. Bu araştırmalara göre alkol kadınlarda testosteron düzeyini artırır, ve bu da başka etkilerinin yanı sıra cinsel ilgi ve arzuları kısıtlı kişilerde bunları artırıcı yönde sonuçlar verir. Dr. Weil'e göre "fazladan alınacak küçük miktarlar libidoyu çarpıcı biçimde artırabilir. Tedavi cinsel ilgi ve arzu yoksunu kadınların yaşamlarını değiştirebilme potansiyeline sahiptir."

21 Haziran 2010 Pazartesi

DİLE GETİRİRSEM BÜYÜSÜ BOZULUR


Size de olur mu hiç? Bir duygu o kadar kocamandır ki, içinizde, sanki paylaşsanız, anlatmaya kalksanız, hakkını veremeyeceksiniz, sanki o duygu küçülecek gibi olur mu hiç?
Bu ara öyle hissettiğim bir dönem yaşıyorum. İçimdeki kocaman bir duygu ama bu ne bilmiyorum adı var mı kelimelere dökülür mü bilmiyorum. O kadar kopuk kopuk geliyor ki...

Sanki değişim geçirdiğim bir dönemdeyim.Şeklen değil içsel bir değişim büyük bir şey ama ne yöne gidiyorum bilmiyorum.Değişimin sonu ne olacak kestiremiyorum. Değişim şununla ilgili bile diyemiyorum.

Ne yazmayı ,ne konuşmayı becerebiliyorum.

Eskiden bir şelale idim. İnsanlara akardı duygularım, çok coşkundu engelleri tanımazdı bilmezdi. Sonra kırıldım. Biri benden güveni çaldı. İnsanlara duyduğum sonsuz güveni.Bir süre inkar ettim bu eksikliğin farkına vardığımı. Akamaz oldum. Şelaleden, sakin bir göle dönüştüm, huzurlu. Yeniden akabileceğim umudunu taşıyordum. Sonra bir başkası geldi benden umudu çaldı. Artık kurudum.
Beni kurtarmak için artık bir mucize lazım. Ya insanlar değişmek için çabalayacaklar, çevreci olacaklar yada küresel ısınma ile buzlar eriyecek. Yani bir felaket ile ancak eski halime geleceğim gibi hissediyorum.

Yalnızım. Yalnızlıktan keyif alıyorum.Başka insanlara sayılı saatlerde tahammül edebiliyorum. Oysa Mürşide mürid,müride mürşit gerek. İnsan tek başına gelişemez. Ne müridim var ne mürşidim.

Dün akşam kitapçıda dolaşırken kendimi Makalat'ı incelerken buldum. Almayı istediğim bir kitap idi ama o gün düşünmemiştim kitap mı beni buldu, ben mi onu buldum bilmiyorum.

Balık burcu mistizme meraklıdır denir. Merak etmemek elde değil masalsı ve büyülü şeyler bu konular.Başka dünyalara açılan kapılar. Zincirleme bir kazanın içinde gibiyim. Domino taşları birbirlerini deviriyorlar sanki.

Bir arayış dönemimde kabala ile tanışmıştım. 12 hafta verilen ödevleri yapmıştım. Son ödev çok güzeldi, bir ağaç dikmek gerekiyordu. Ağacım kocaman oldu. Belki benden sonra da var olacak. Yaşam ağacı. Başka bir kitap serisi geldi ardından Kabalist ve sonra Elif Şafak 'ın aşkı. Onlar bitti Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrarı geldi. Ben aramadım, peşlerinden koşmadım kendiliğinden geldiler bana kitaplar. Üzerine deneyimler geldi.

Şimdi makalat beni nereye götürecek merak ediyorum....

"Aşk, ne de güzel bir günahtır ki, ona tövbe etmek kafirliktir. O öyle bir günahtır ki, ne arkasında kaçıp kurtulacak bir yol vardır, ne de önünde oturup dinlenecek bir durak vardır." Mevlana

20 Haziran 2010 Pazar

Tartıdakini aynada görememek

Dostlar, romalılar,

Uzunca bir döneme yaydığım zayıflama sürecinde, sonlara yaklaşmış bulunmakta olduğum şu günlerde, kendimde ve çok yakın bi dostumda gözlemlediğim bir sendromdan bahsetmek istiyorum;
Bu sendromu kısaca "tartıdakini aynada görememek" olarak tanımladım ben :)


Adından da anlayabileceğiniz gibi, bir çeşit algı yanılsamasından bahsediyorum. Örneğin 1.70 boya sahip olan ben kişisi, yumurtalıklarımdaki bir problemin, vücudumdaki insülin direnci bozmasının da etkisiyle 82 kiloya kadar çıkmıştım 1,5 sene kadar önce... Bu geçtiğimiz 1,5 senelik süreçte ise yavaş yavaş 23 kilo verdim ve şu an 59 kiloyum.

Fısssssstık gibi hissetmem lazım değil mi? :)
Hayır işte, tam tersi...

İşte size sendrom!

Aynaya baktığımda, kesinlikle öngörülebilecek mutluluğu ve tatmini yaşayamıyorum!
Daha 1 sene önce, 65 kiloya düşmenin hayalleriyle yanarken; 60'ın hayalini bile kuramazken, şu an nedense aklım hep 55'te!
55 kiloya düşünce, onu da beğenmemekten ciddi ciddi endişe duymaya başladım açıkçası...

Yakın bir arkadaşımda ise gene benzer bişey yaşanıyor şu an. 68 kiloyken diyete girip hedefini 55 belleyen bu arkadaşım, 55'le yetinemedi.
Şu an 53 kiloya inmiş olmasına rağmen, "kendini beğenememe"nin dikenli kollarında, diyet yolculuğunu son hızla sürdürüyor.
Yeni hedefi 50 kilo olmak!

Biraz araştırdığımda, psikoloji tabelalarının "anorexia nervosa" adlı rahatsızlığı gösterdiğini gördüm bizimkine yakın durumlar için. Bu rahatsızlığın başlıca belirtileri olarak verilen dört kalem, durumu daha da netleştirecektir;

  • Kişinin normal kilosunu kabul etmemesi
  • Kilo almaktan ve şişmanlamaktan aşırı korku duyma
  • Beden algısında bozukluk gözlenmesi
  • En az 3 ay menstürasyon görmemesi

Bu süreçlerin ve rahatsızlığın bir adım ötesinde ise, çok daha ciddi sorunlara sebep olabilen, hatta erken yaşta ölümle kucaklaştırabilen "blumia nervosa" bekliyor bazılarını maalesef...

Şükür ki, ben de arkadaşım da bunların yakınında değiliz. En azından şu an için... :)

Sık sık çeşitli bahanelerle (PMS, stres abur cuburları, vs) yaptığımız kaçamaklar bile, bir anoreksik veya bulimik olamayacağımzın "anıt gibi" bir kanıtıdır!

Ama şu da bir gerçek ki, bu tip hastalık tehlikelerinin hepsi, en başta "beden algısında oluşan bozukluk"la selam ediyor insan hayatına.

Velhasıl-kelam "dur noktası"nı bilmek ve en önemlisi tadında bırakmayı başarabilmek gerekli...
Yeme eylemimizde de;
yememe eylemimizde de...

11 Haziran 2010 Cuma

Aşk varmış… Gerçekmiş… Unutmuşum…

Aşk varmış… Gerçekmiş… Unutmuşum…

Bazen zamanda durabilmeli…geriye gidebilmeliymiş insan.. Hep ilerlemeye, hep zamana bırakmaya, hep gelecekte daha iyi şeyler yaşanacağını düşünerek koşturmaya nasıl da alışmışım…

Geçmiş zaten yaşanan, zaten bilinen kısım değil miydi? İyisi kötüsüyle yaşanmış ve bizi şu ana getirmişti. Çok da takılmamak gerekliydi eskiye. Böylesi daha iyi dedi herkes. Önümüze bakmalı dedi insanlar. İnanmışım. Peki kabul, bazen bu da gerekli. Hatta çok gerekli belki. Ama öyle birşeyi unutmuşum ki zamanla ve bu beni öyle bir boşluğa düşürmüş ki. İnanamadım…

Çok değil sadece 2 gün geçmişe döndüm. Sanki bir zaman makinasına girdim ve 2 gün geçmişte yaşadım, 10-15 yıl öncesinde. Ve geri geldim. Eski “ben” i hatırladım. Öyle ki; zaman makinası gerçek olsaydı bu kadar etkili olamazdı. Hep düşündüğüm şeyi pekiştirirdi. Ne mi düşünüyordum? O yıllarda yani üniversite yıllarımda.. herşeyin saf olduğunu benim de çok saf olduğumu. Bir zamanlar kolay aşık olabildiğimi… gözümün nasıl da kör olabildiğini… İşin kötüsü zamanla inanmıştım ki aslında o zaman da şimdi de aynı olayları yaşıyordum da ben saf olduğum için aşık oluyordum. Sanmışım ki sen de bana kötü davranmışsın da ben tecrübesiz olduğum için farketmemişim. Öyle değilmiş. Aslında beni değiştiren yıllar değilmiş.. yaşadıklarım değilmiş… Sadece yanlış insanlarla karşılaşmışım ya da belki de yanlış insanları seçmişim. Yanlış ilişkiler yaşamışım. Nerden mi anladım? Zamanda geriye gitmemiştim, sene 2010 idi ve ben, şimdiki “ben” aynı şeyi yaşayabildim. Aynı duyguları hissedebildim. Değişen ben değilmişim. Ne mutlu.

Yolculuğum seni yani o yıllardaki aşkımı yeniden bulmamla başladı. Yıllar sonra resmini internette gördüğüm an farkettim ki aynı şeyi, aynı sıcaklığı hala hissedebiliyorum. Sadece bir resimdi bu. Evdekiler gibi bir sürü resminden biri. Uzun zamandır kapağını aralamadığım ya da tesadüfen açsam bile geçmiş zaman gözüyle baktığım albümlerdeki resimler gibi bir resim. Neden internette görünce etkilendim resminden? Bilmiyorum. Sanki bir anda acı çekmemek için yıllaca oluşturduğum o duvarlar eridi. Fotoğraflarını gezdim.. nerelerde neler yaptığını merak ettim.. Garip.. mesaj atmaya cesaret edememişim. İyi ki yazdın bana. İyi ki yeniden girdin hayatıma.

O gün chatleşirken hala hissettim sıcaklığını, samimiyetini, doğallığını… Farkettim başkaları gibi olmadığını. Yoksa yapar mıydım bu çılgınlığı. Onca yolu teper miydim senin için. Nasıl da riskliydi bilsen. Tüm geçmişi, o 4-5 seneyi, tüm hatıraları yok edebilirdi bu yolculuk. Geriye kalan güzel anılardan bile nefret ettirebilirdi bana. Aptal gibi hissedebilirdim. Hayatımda tutunacak şeyler araken elimdekileri de kaybedebilirdim. Ama öyle olmadı. Öyle olmadı çünkü sen çok gerçektin. Sevgi çok gerçekti. Dostluk çok gerçekti…Aşk çok gerçekti.

Kendimi bir tavşanın peşinden koşan Alice gibi hissettim. Düşünmeden ve merakla bir masal evine daldım. Bir masala daldım, geçmişime daldım,hafızamdan silinen anılar ve o anılarla birlikte tüm o saf temiz hisler yeniden gerçek oldular… Yıllardır ilk defa herşey o kadar anlamlı geldi ki.

Farkettim ki asla bitmiyormuş tükenmiyormuş aslolan..zaman hiçbirşey yapamıyormuş gerçek duygulara… evet zamanla çook şey geçiyormuş ama bazı şeyler asla geçmiyormuş. Aşk gerçekmiş. Ve evet çok nadirmiş. Evet aşkın taklitleri varmış insana aynı gerçek gibi gelen. Ama gerçeğini görünce insan anlıyormuş hemen. Anlıyormuş herşeyi, kendini, anlamlanıyormuş herşey. Devam ediyormuş ara vermemiş gibi.

Geçti 2 gün.. Vakit dönüş vaktiydi.. Her masal gibi bu da bitti. Yüzümde bir gülümsemeyle kapattım albüm kapağını. Bu kez açmamak üzere değil. Bu kez sonsuza kadar unutmamak üzere. Mutluluktan da ağlayabilirmiş insan saatlerce. Ağladım ayrılıktan sonra, hüzünlüydüm, huzurluydum ama mutluydum. Bir 10 yıl daha geçse göremeden seni ve sonra gene yaşasam bu şeyi bu kez biliyorum yine kaldığı yerden devam edebileceğimizi.

Farkettim ki yanında olmadan da yaşanırmış aşk. Sahip olmak şart değilmiş sana. Sana sahip olmadan da aşka sahip olunurmuş. Farkettim ki zaman anlamsızmış. Sen hep varmışsın.

Demiş ki sevgili Nazım:
“Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye İşte ben onlardan değilim. Ben sensiz de yaşarım;
Ama seninle bir başka yaşarım.”

Ne özgür bir kuşu tutabilirim kafeste ne de onsuz olabilirim. Sadece isteyebilirim özgürlüğünü benimle paylaşabilmesini. Umut edebilirim yanımda olunca bağımlı olmayacağını düşünmesini. Bekleyebilirim hazır olmamı ve hazır olmanı. Ve sevebilirim her daim. Başka da bir şey gelmez elimden.

İyi ki varsın.. İyi ki sensin…

9 Haziran 2010 Çarşamba

Nasıl Jenifer Aniston'unki gibi güçlü ve seksi bacaklara sahip olursunuz?



Sevmesem de Jennifer Aniston 'u (Angelina Jolie sevenlerdenim)yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım. Hollywood 'un en iyi vücutlarından birine sahip.Genetik harikası olduğu için bu vücuda sahip de değil.Bu vücududa çok çalışarak,yoga ve pilates yaparak sahip oldu.

Oyunculuğa ilk başladığı zamanlarda yapımcılar ona incelmesini, saç renginide daha açmasını söylemişler. Başarılı olmak isteyen Jennifer bu tavsiyeleri dinlemiş.


İşin özü azim sanırım. Lise balosuna giderken çekilmiş bir fotosu ve son yıllarda çekilmiş bir fotosunu yanyana görüyorsunuz.

Bakımlı kadın güzeldir mottosunun ispatı bu kadın. Çirkin ördek yavrusundan kuğuya dönüşmüş. Gelelim asıl konumuza bu vücudu nasıl yapmış!

Jen’in Yoga eğitmeni Mandy Ingber Jen in kullandığı bacak şekillendirme tekniklerini şöyle anlatıyor;

1. Bacaklarinizi haftada en az 3 kere 30-60 dakikalik kardiyo hareketleriyle sıkılaştırın. Many koşmayı, bisikleti veya yürümeyi öneriyor.

2. Üst bacaklari "temple pose" ile 30 sn tutarak güçlendirin, sonra 8 mini yoga squat yapın.


3. Baldırlarınızı ayak parmaklarınızın uçlarına 8 kere çıkıp inerek sıkılaştırın, ardindan 8 adet aynı hareketin hızlı versiyonunu yapın.


Bacakların muhteşem görünmesinin diğer bir adımı bakım. Ağda sonrası peeling yapıp (ölü derilerin uzaklaştırılması) nemlendirici sürün ipeksi yumuşaklıkta bacaklarınız olacaktır.

Özellikle yaz aylarında daha hoş bir görüntü için otobronzerlardan yardım alın. Hafftada bir kere otobronzer bir ürün kullanmanız kısa etekler ve şortlar giydiğiniz zamanlarda bacaklarınızın daha hoş görünmesine neden olacaktır.

Vibratörlerin kısa ve renkli tarihi

Vibratörler, cinsel zevkler için tasarlanmış seks oyuncaklarıdır en genel tabirle. İstisnasız hepsinde bulunan titreşim özelliği, vücudun erojen bölgelerini uyararak cinsel haz almayı, ve hatta bu yolla orgazmı sağlar.


1880'li yılların başlarında icat edilen vibratörün mucidi Kelsey Stinneer, bunu başlarda "histeri tedavisi için tıbbi bir cihaz" olarak piyasaya
sürmüştü.

1902 Yılına gelindiğinde ise, bir Amerikan firması olan Hamilton Beach, ürünün tüm patent haklarını satın alarak seri üretime geçti ve ev kullanımına uygun, elektrikli vibratörler üretmeye başladı.

Seri üretime geçen bu cihazlar, 1900'lü yılların ortalarına gelindiğinde, ev aletlerinin bulunduğu satış kataloglarında yerlerini almışlardı bile!

Yıllar ilerledikçe, pornografik bir hal almaya ve giderek daha aleni cinsel çağrışımlar yaratmaya başlayan tasarımları nedeniyle, 1920'li yıllara doğru içinde bulundukları ev aletleri kataloglarından yavaş yavaş kaybolmaya başladı vibratörler.


Teknolojinin patladığı, dünya düzeninin tamamen değiştiği 80'lere gelindiğinde ise, 60'ların ve 70'lerin "cinsel devrim" rüzgarını da arkasına alarak yeniden günışığına kavuştu ve icat edildiği dönemdeki popülerliğini yakaladı böylece bu eğlenceli aletler. Tabii ki endüstriyel tasarımın ve teknolojinin de her türlü imkanından nasiplenerek...


İçinde bulunduğumuz 2000'li yıllarda ise, vibratörler de (tıpkı diğer cinsel oyuncaklar gibi) altın çağını yaşamakta. Tamamen yaygınlaşan sanal ticaret olanakları ve internet kullanımıyla birlikte açılan yeni "cinsel özgürlük çağı"nın bir nimeti olarak, seçim ve alım gibi süreçler artık tamamen öznel süreçler olabiliyor bu tip cinsel oyuncaklar söz konusu olduğunda.

Son yüzyılda, en yoğun talep gören cinsel ürünlerin başında gelen bu kıpırdakların, çeşit ve özelliklerini ise bir başka yazıda inceleyeceğiz.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Yaşam Okulu



Buğday Derneği ile Atlas Dergisi güzel bir organizasyona imza atıyorlar adı da Yaşam Okulu.

Yaşam Okulu, doğa korumacılığının felsefesine, doğa ve insan ilişkisini felsefi ve bütünsel yaklaşımıyla Türkiye’de bir ilk olacak.

Geçmişin unutulmuş bilgeliklerini öğrenilecek, Hegel’in felsefesinden masalların erdem ve arı düşüncesine ulaşılacak.

İnsanın kendisini tanımadan doğayı anlamasının mümkün olmadığı düşüncesinden yola çıkan Yaşam Okulu’na, Türkiye’nin çevre hareketine yön veren kişiler eğitmen olarak katılacak. Örneğin Atlas Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek, Gezegeni Kurtaran Masallar’dan bahsederken, Doğa Derneği Başkanı Güven Eken de “Doğa Dili”ni konuşacak.

KATILIM KOŞULLARI

Her döneme katılım 20 kişi ile sınırlıdır. Bu nedenle katılmak isteyenler bir ön elemeden geçirilecektir. Aday olanlar;

* özgeçmiş
* bir sayfalık niyet mektubunu

info@yasamokulu.org adresine gönderebilir.

Adaylardan niyet mektubunda, (varsa) Yaşam Okulu konularıyla ilgili daha önce katıldıkları çalışmaları, neden Yaşam Okulu’na katılmak istediklerini, Yaşam Okulu’ndan beklentilerini ve bu eğitimi ne şekilde hayata geçireceklerini bir sayfayı aşmayacak şekilde anlatmaları istenmektedir.

Katılım ücreti konaklama şekline göre değişmektedir.

Üçer kişilik kütük evlerde konaklama 600 TL, ikişer kişilik ağaç çadırlarda konaklama 550 TL ve 10 kişilik koğuşta konaklama 500 TL’dir. Ücrete konaklama, 3 öğün yemek, Bursa’ya ulaşım (ve Bursa’dan İstanbul’a dönüş) ve Yaşam Okulu’na katılım dahildir.

Derslik:

Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi (www.camtepe.org)

Adatepebaşı Köyü – Küçükkuyu – Çanakkale

Konaklama:

Dedetepe Çiftliği (www.dedetepe.org)

Değirmendere Mevki – No:1 – Mıhlı, Küçükkuyu – Çanakkale

Yaşam Okulu için son başvuru tarihi 14 Haziran.


Daha fazla bilgi:
www.yasamokulu.org,
0216 462 1731,
info@yasamokulu.org

İletişim: Burcu Çelebi
Yaşam Okulu İletişim Sorumlusu
0533 320 8924
info@yasamokulu.org
Related Posts with Thumbnails