5 Kasım 2010 Cuma

VIRGINIA WOOLF: GÖRÜNMEYENİN YAZARI




Bugün çok mutlu olduğum bir gün.Bundan tam bir yıl önce (Kasım 2009) Elma yayınevinin yayın danışmanları arasına katıldım. Bana çocuk kitapları serisine başlayacaklarından bahsetmişlerdi. Çocuk gelişimi uzmanı olarak çocuk kitaplarını okuyup değerlendirmem isteniyordu.

Bugün yeni kitap basılmış olarak elime geçti. Çocuklara özellikle de kız çocuklarına okutulmasını istediğim bir kitap. Kütüphanemin en nadide eserlerinden Kendine ait bir oda 'nın yazarı Virginia Woolf'un hayatını anlatıyor çocuklara bu yeni kitap.



Virginia konuşmaya üç yaşında başladı, acaba ilk söylediği söz neydi?

Babasının hazinesinde neler vardı?

Sessiz sözleri nasıl yakalıyordu?

Virginia ne yaptı da bir çok kadına örnek oldu?

Gizli sözler konuşabilir mi?





İngiliz yazar Virginia Woolf'un yaşamı bu kez sizimn için kaleme alındı. Tüm engellere rağmen kitap okumak ve yazmak,virginia için bir tutkuydu. Çocukluğunın renkli dünyasının size fısıldadıkları eşliğinde yol alırken tüm kalbinizle istediğinizde neler başarabileceğinizi görecek, yolunu kaybetmiş gizli sözleri keşfedeceksiniz.

19 Ekim 2010 Salı

Mide yoluyla felsefeye nüfuz etmek mümkün mü?


Can Yayınları’nın büyük ilgi gören Kırkmerak dizisinden yine dikkat çekici bir kitap, Filozofların Karnı. Gelmiş geçmiş en ünlü felsefecilerin düşüncelerini, tam da onların en sevdikleri yemekler üzerinden benzersiz bir üslupla anlatıyor okura. Aykırı bir yazardan, aykırı bir fikir ve aykırı bir kitap kısacası… Karnın ve beynin mükemmel birlikteliği, herkes için yazılmış şen bir bilgi kaynağına dönüşüveriyor.


Michel Onfray’in sınır tanımaz kaleminin ardından alternatif bir felsefe yolculuğuna çıkarıyorsunuz Filozofların Karnı’nda. Zeki, komik, etkileyici yaklaşımıyla Michel Onfray yalnızca felsefenin değil, edebiyatın da sınırlarını zorluyor. Fransa’nın son yıllarda dünya çapında parlayan filozofu Michel Onfray, Filozofların Karnı adlı bu eğlenceli yapıtında, felsefeye damgasını vurmuş filozoflara yiyeceklerle olan ilişkileri üzerinden yaklaşıyor. Düşünürleri büyük bir ziyafet sofrasına oturtuyor ve yemek yeme alışkanlıklarını, söylemleriyle eylemleri arasındaki farklılıkları sayfalara taşıyarak inanılmaz eğlenceli bir okuma şöleni yaratıyor. Filozofların beslenme alışkanlıklarının felsefelerini, düşüncelerini, yapıtlarını ve hatta yaşamlarını nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor.



Kant, Nietzsche, Marinetti ve Sade hangi yemekleri severlerdi ve bu yemekler onları nasıl etkiledi? Çiğ ahtapot yemeyi sevmese Diogenes uygarlığa düşman olur muydu? Rousseau sürekli süt ürünleri yemek zorunda olmasa azla yetinmeye bunca methiye düzer miydi? Kabuslarında devamlı yengeçler gören Sartre, hayat boyu kabuklulardan tiksinmesinin bedelini ödemedi mi?



Onfray kışkırtıcı ve eğlenceli sorular sormaktan da geri kalmıyor: Acaba zihnimiz kadar midemiz de düşünür mü? Tarihimizi, özellikle düşünce tarihimizi hakkını yediğimiz midemizle bir kez daha düşünmek yararlı olmaz mı? Filozofların Karnı, felsefeye bambaşka bir tat katıyor, felsefeden korkanlar içinse lezzetli bir başlangıç sunuyor. Belki de Marx’ın önermesi doğrulanıyor böylece: İnsan ne yerse odur!

FİLOZOFLARIN KARNI

Yazar: Michel Onfray

Tür: Kırkmerak

Çeviri: Aykut Derman

Sayfa sayısı: 160

Fiyatı: 12 TL

Yayın tarihi: 19 Ekim 2010

12 Ekim 2010 Salı

Fitness maceram




Mayıs ayının ilk haftası fitness a başlamaya karar verdim. Amacım en az bir sene haftada 3 gün spor yapmaya odaklanmak ve tam bir sene sonra hedeflediğim görüntüye ulaşmak idi. Dana öncesinde aerobik,neopilates, yoga gibi şeyler denemiştim ama bunları evde tek başıma yapıyordum. İlk defa bir salona yazıldım. Aradan 5 ay geçmiş, ben, ısrar ve inat ile gitmeye devam ediyorum.





Benim ilk anda farkettiğim yararlarına gelecek olursak. Salona gitmek sosyalleşmeyi sağlıyor. Ortamda hem dostluk hem de hafif bir rekabet havası var. Ramazan döneminde salona gittiğimde, kimi zaman benden başkası olmuyordu. Salon tamamen bana kalmış gibi hissediyordum. Bu motivasyonu arttıran bir öge değilmiş meğerse. Diğer arkadaşlarımı görüp birlikte spor yapmak, aralarda kısa sohbetler etmek çok daha eğlenceli hale getiriyormuş.



İnsan tek başına olunca kendi sınırlarını o kadar da zorlamıyormuş.Salonda rekabet insanı geliştiren bir durummuş. Salon, aletler,arkadaşlar,sauna gibi unsurlar evet güzel ama asıl mühim olanı sizi doğru şekilde yönlendiren hocanın varlığı.

Çok şanslıyım ki Murat Ağbaba gibi profesyonel,kendini devamlı geliştiren, işini çok seven bir antrenör ile çalışma fırsatı buldum. Hedeflerimi ve ihtiyaçlarımı söylediğimde, buna uygun egzersiz programımı oluşturdu. Sizinle özel olarak ilgilenen bir antrenörle çalışmak insana kendini holivud starları gibi hissediyor .

Henüz işin çok başındayım.Yemeğe olan düşkünlüğümü de bilmeyeniniz kalmadı artık. Diyet yapabilen biri değilim. Amacım yavaş yavaş, oturarak yaptığım işim sonucu aldığım, kiloları, yavaş yavaş bir seneye yayarak, farkında olmadan vermek ve bunu kas kitlemi arttırarak yapmak idi.




Başladığımda ilk ay insanlar kilo vermeye başladılar. Benim tartıdaki durumum aynı idi. İkinci ayda da bir değişiklik olmadı rakamsal olarak ama santimsel olarak incelmeye başlamıştım). İlk üç ay tek kilo vermedim. Yediklerine dikkat edip 4-8 kg arası veren insanlar da vardı salonda. Ben bu üç aydan sonra kilo vermeye başladım rakamsal olarak. 62 kg ile başladım şu an 57kg yum. Bel kalça ve bacaklarım inceldi.



Neden rakamsal olarak incelmeye başladım? Ne değişti yaşantımda?

Koşmaya başladım. daha evvel tempolu yarım saat yürüyordum yarım saat koşmalı dinlenmeli interval denilen bir sisteme geçildi. Antreman programım ağırlaştı.Yediklerime dikkat etmeye başladım. Protein tüketim oranım arttı. Hedefim Mayıs 2011 de 52kg olmak.

Sanırım en mühim etkisi sporun beni mutlu etmesi ve çok ciddi bağımlılık yapması. Serotonin bağımlısı olduğumu itiraf edebilirim.

24 Eylül 2010 Cuma

Tibetin Gençlik Pınarı



Bir arkadaşımın( Didem 'in nam-ı diğer Ido Atlasian ) sağlık merakımı ve 140 sene yaşamayı istediğimi ,öğrendikten sonra bana tavsiye ettiği Tibetin Gençlik Pınarı isimli kitabı okuduktan sonra, okuduklarım ilginç geldi ve kaybedecek neyim var bir deneyeyim dedim.



Kitaptaki çok basit 5 egzersizin ilk hafta 3er kere yapılması öneriliyor. sonra her hafta 2, 2 arttırılıyor egzersiz sayıları ve çok az zamanınızı alıyor. Kitapta egzersizleri (kitaba göre ayinleri) yapan insanların hayatlarında olan değişikliklerden bahsedilmiş. o kadar abartı değişikliklere neden olup olmadıklarını bilemiyorum ama vücuttan toksinlerin atılmasına yardımcı olduğu, cildin daha iyi görünmesini sağladığı gibi ufak değşiklikleri gözlemlediğim insanlar oldu.



Arka kapaktaki tanıtım yazısı ;

Bu kitap gençlik pınarınin kadim ve gizemli himalaya daglarina giden ve onu bulan bir adamın gercek öyküsüdür!

Binlerce yıl boyunca yasak tibet bölgelerinin derinliklerinde gizlenen kayıp manastır, büyük özenle korunan genclik sırlarına sahiptir. Bu sır, uygulaması son derece kolay ama insanın yaşamını sonsuza dek değiştirme gücüne sahip olan beş kadim ayindir. Bu kitap, manastırda yaşanan lamalardan öğrenilen olağan üstü sır hakkında yazılmış tek kaynaktır. Kitapda açıklanan beş ayin, herkesin kendini çok daha genç hissetmesini ve görünmesini aynı zamandada daha büyük bir canlılık kazanmasını sağlayacak güce sahiptir



"İnsanın omurgası ne kadar esnekse o kadar gençtir."

22 Eylül 2010 Çarşamba

Lükse Övgü



Daha önceki kitap tanıtım yazılarımda size Can Yayınlarının Kırkmerak dizisinden bahsetmiştim. Lükse övgü bu dizinin yayınlarından biri.

Bir Sanattır Öğle Uykusu ile ülkemizde büyük ilgi gören Thierry Paquot, “Lüks dediğimiz nedir?” sorusuna, yine kendine özgü eğlenceli, zeki ve akıcı üslubuyla yanıt arıyor. Paquot, lüks deyince akla ilk gelen pahalı çantalar, parfümler, şık lokantalar, gösterişli eşyalar, hayal ötesi yolculuklar gibi unsurların çok daha dışına çıkarak, derinlere inerek ele alıyor lüks olgusunu. Dahası, sözcüğün çağrıştırdığı hemen her şeyin kökenlerine inip tekrar tanımlıyor bu olguyu.



Thierry Paquot lüksü, para ve ekonomi temelli bir toplumda insanın zamanını canının istediğince kullanabilmesi için bir araç olarak gösterirken, bir kere daha yerleşik düşüncelere şiddetle karşı çıkıyor. Lükse Övgü’de ele alınan lüks kavramı, ekonomik boyuttan çok öte bir davranış tarzı, kurtarıcı bir ölçüsüzlük, bireyi kendiyle uzlaştıran bir yaşama sanatı olarak öne çıkıyor. Paquot gereksiz olan şeylerin gerekli yanlarını keşfetme deneyimini “lüks” olarak adlandırıyor ve ona “ütopik” değerler yükleyerek belki de bu kavramı bugüne dek hiç irdelenmemiş yanlarıyla ele alıyor. Tabii ki lüksün mutluluk üzerine etkisini de gözden kaçırmadan sıralıyor düşüncelerini.



Thierry Paquot’nun Lükse Övgü’sü de tıpkı Bir Sanattır Öğle Uykusu gibi Can Yayınlarının Kırkmerak dizisi kapsamında yayınlanmış bulunuyor.



LÜKSE ÖVGÜ

Yazar: Thierry Paquot

Tür: Deneme

Çeviri: Orçun Türkay

Sayfa sayısı: 143

Fiyatı: 11,50 TL

Yayın tarihi: 21 Eylül 2010

20 Ağustos 2010 Cuma

Black Swan


Dünyanın en prestijli üç festivalinden birisi olan Venedik film Festivali'ne (Diğer ikisi Cannes ve Berlin) geri sayım başladı.

Bu yıl 67. kez düzenlenecek festivalde Altın Aslan jürisinin başkanlığını Quentin Tarantino yapacak.

En iyi ilk filme verilecek Luigi De Laurentiis ödülünün jüri başkanlığını ise Fatih Akın üstlenecek.

Festivalin açılışını 1 Eylül'de 'Pi', 'Requiem for a Dream/ Düşlere Bir Ağıt', 'The Fountain/ Kaynak', 'The Wrestler' filmlerinin yönetmeni Darren Aronofsky imzalı 'Black Swan' yapacak. Natalie Portman,Winona Ryder, Vincent Cassel ve Mila Kunis’in başrolünde olduğu 'Black Swan', bir balerinin genç rakibiyle aralarında yaşanan çekişmeyi konu alıyor.

Traileri buradan izleyebilirsiniz.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Going the Distance



Sizi bilmiyorum ama ben romantik komedilere bayılıyorum.Drew Barrymore da kendime en yakın bulduğum sanatçılardan biri.

Filmi anlatmaya başlamadan size bir itirafım daha var. Ne kadar yaşlandığımı yaşıtlarıma bakıp anlamaya çalışan biriyim. Ama sokaktaki yaşıtlarıma değil. Yaşıtlarım olan ünlülere bakıyorum. Nasılsa onlarda bok gibi para var ve her istediklerini yaptırabiliyorlar.Benim yaşıtlarım da Drew Barrymore,Kate Winslet ,Angelina Jolie, Charlize Theron, Marion Cotillard,Milla Jovovich,Eva Longoria Parker,Mia Kirshner ve Fergie. Kendi aralarında bakınca içlerinde en genç görünen Marion Cotillard diyebiliriz.Verimli bir yılın kadınları.

Bazı filmlere gösterime girdikleri ilk gün girmeye çalışırım. Kimse bişey yazmadan, kimse bana bişey anlatmadan. En düşük beklenti ile izlemek isterim. Bu filmde gösterime girdiği ilk gün gitmek istediğim bir filmlerden biri.

Going the Distance uzak mesafeden ilişkilerini yürütmeye çalışan bir çiftin hikayesi yönetmeni Nanette Burstein. 2 Eylül 2010 da gösterime girecek film. Ülkemizde hangi tarihte girer emin değilim. Romantik komedi sevenlere duyurulur efendim.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

THE TRUE BELIVER- ERIC HOFFER



Bu sezon dizisiz kaldım derken yeni bir dizinin varlığından haberdar oldum. Matt Bomer'a aşık olduğumu da belirtmeden geçmeyeyim. Dizimiz eski bir üçkağıtçı olan Neal Caffrey'nin FBI'a danışmanlık yapması üzerine kurulu.

Bahsetmek istediğim asıl konu dizi değil. Sizi bilmem ama ben dizilerdeki, kitaplardaki göndermeleri, sözleri, alıntıları, sinema filmlerini, kitapları merak eder ve bulurum.

Neal'ın arkadaşı Mozzie (Willie Garson) zaman zaman güzel göndermeler yapabiliyor. Pilot bölümde , yunan mitolojisinden İkarus'a bir gönderme yapmıştı. "You flew too close to the sun, my friend. They burned your wings" (Güneşe çok yakın uçtun dostum. Kanatlarını yaktı")

Başka bir bölümde yine Mozzie (Willie Garson)Eric Hoffer' dan bir alıntı yaptı: "We feel free when we escape even if it will be from the frying pan to the fire" (Kızgın tavadan ateşe bile olsa kaçarken, kendimizi özgür hissederiz.).


White Collar beni Eric Hoffer ile tanıştırdı.

Eric Hoffer'ın yaşam öyküsü film senaryasu gibi farklı ve mucizevi.Hoffer New York'da Alman Yahudisi göçmeni bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Altı yaşında bilinmeyen tıbbi sebeplerle kör oldu. Onbeş yaşında yine bilinmeyen sebeplerle görmeye başladı. Yeniden kör olabilme endişesiyle olabildiğince okumaya çalıştı.

Genç bir adamken her iki ebeveynini de kaybetti. Silahlı kuvvetlere başvurusu tıbbi gerekçelerle reddedildi. İşportada meyve satıcılığı, tarlalarda ırgatlık, maden işçiliği, dok işçiliği gibi çeşitli işlerde çalıştı.

1938 yılında Common Ground isimli dergiye gönderdiği mektup ilgi çekti. İş çevresinde karşılaştığı insanları gözlemledi ve hepsi de toplumsal hayatla ilgili kitaplarını yazmaya başladı. 1964 yılında California Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesinde danışmanlık görevine başladı. Ancak bu sırada hâlâ rıhtımdaki hamallık görevini yapmaya devam ediyordu.




Eric Hoffer'in yaşamı yazdıklarını merak etmeme neden oldu. Plato Yayıncılıktan çıkan The True Beliver'in çevirisi Kesin İnançlılar'ı sipariş ettim.Plato Yayıncılığın editörlerine sesleniyorum, özellikle kitabın adının çevirisini hiç beğenmedim.Beni tatmin etmedi kitabın türkçe adı. Kitabın içinde çeviriden yana sorun yok.

Kitle sosyolojisini anlayamıyorum. Kolektif bilinç kavramı bana her zaman çok itici gelmiştir. Eric Hoffer'ın kitabının bunları anlamamda yardımcı olabileceğini düşünüyorum. İnsanlar neden aşırı dinci,ırkçı,milliyetçi gruplara katılırlar? Tam ben bunları sorgular iken Çağrı bana hemen bir link uzattı bunu oku demek isteyerek.

http://www.thrivenotes.com/the-last-question/
Türkçesi için;
http://www.x-bilinmeyen.net/sonsoru/index.htm

Bakalım okuduklarım bana neler öğretecek...

28 Haziran 2010 Pazartesi

Şarap Afrodizyaktır



Geçen hafta sonu çok tatlı bir film izledim. Adı A Good Year. Film Fransa da üzüm bağlarının arasında dolaştırıyor sizi. İzlerken insanın canı şarap çekiyor. Nerdeyse bana Böğürtlen Şarabı isimli kitabı okuduğum zaman aldığım hazzı verdi.


Özellikle yaz akşamlarında soğuk şarap içmeye bayılıyorum. Bu ara Böğürtlen Şarabının yazarı Laura Esquavel 'in yazdığı bir kitabı okumaya başladım.
Afrodit Afrodizyak Yazılar Afrodizyak Yemekler adında. Okuması kolay akıcı,insanı gülümseten bir kitap.

Afrodit, Şili'li yazar Isabel Allende'nin çok değişik bir çalışması. Bu kitabı, edebi bir amaç gütmeden, yalnızca eğlenmek ve eğlendirmek için hazırladığını söyleyen yazar, Afrodit'in, okuruyla kendisi arasında özel, ironik ve mahrem bir sohbet olduğunu söylüyor ve bu kitabın erotik bir elkitabı, ya da bir yemek kitabı olmadığını, bir 'duyular kitabı' olduğunu vurguluyor.

'Erotizmi yiyeceklerden ayıramam bir türlü; bunu yapmak için bir neden de göremiyorum; tam tersine, gücüm ve neşem yettiği sürece her ikisinin de tadını çıkarmayı sürdürmeye niyetliyim. İşte, aşk ile iştahın sınırlarının kimi zaman tümden silinecek kadar bulanıklaştığı duyusal belleğimin çeşitli yörelerinde haritasız bir yolculuk demek olan böyle bir kitap yazma düşüncesi de bundan doğdu,' diyor kitabın başında.

Isabel Allende'nin son derece keyifli bir anlatımla sunduğu renkli anılarını, deneyimlerini, hepsi de göze ve kulağa son derece çekici gelen afrodizyak yemek tarifleriyle birleştirdiği bu sıradışı kitap, hem Isabel Allende hayranları, hem de yemekle özel zevkleri bir araya getirmeyi sevenler için olağanüstü güzellikte, unutulmaz bir başucu kitabı olacak.(Arka Kapak)

Tüm bunlar birbirlerini çağrıştırırken, bir arkadaşımla konuşurken, çıkan bir soruyu araştırmak istedim. Şarap bilimsel olarak afrodizyak olarak bulunmuş muydu?

Elbette ki şarap erkekleri olduğu kadar kadınları da etkiler. İngiltere'de yayınlanan bilimsel bir dergi olan Nature'da 1994'ten beri yayınlanan çeşitli çalışmalar alkol alımının kadınlarda libidoyu artırabildiğini öne sürmüştür. Bu araştırmalara göre alkol kadınlarda testosteron düzeyini artırır, ve bu da başka etkilerinin yanı sıra cinsel ilgi ve arzuları kısıtlı kişilerde bunları artırıcı yönde sonuçlar verir. Dr. Weil'e göre "fazladan alınacak küçük miktarlar libidoyu çarpıcı biçimde artırabilir. Tedavi cinsel ilgi ve arzu yoksunu kadınların yaşamlarını değiştirebilme potansiyeline sahiptir."

21 Haziran 2010 Pazartesi

DİLE GETİRİRSEM BÜYÜSÜ BOZULUR


Size de olur mu hiç? Bir duygu o kadar kocamandır ki, içinizde, sanki paylaşsanız, anlatmaya kalksanız, hakkını veremeyeceksiniz, sanki o duygu küçülecek gibi olur mu hiç?
Bu ara öyle hissettiğim bir dönem yaşıyorum. İçimdeki kocaman bir duygu ama bu ne bilmiyorum adı var mı kelimelere dökülür mü bilmiyorum. O kadar kopuk kopuk geliyor ki...

Sanki değişim geçirdiğim bir dönemdeyim.Şeklen değil içsel bir değişim büyük bir şey ama ne yöne gidiyorum bilmiyorum.Değişimin sonu ne olacak kestiremiyorum. Değişim şununla ilgili bile diyemiyorum.

Ne yazmayı ,ne konuşmayı becerebiliyorum.

Eskiden bir şelale idim. İnsanlara akardı duygularım, çok coşkundu engelleri tanımazdı bilmezdi. Sonra kırıldım. Biri benden güveni çaldı. İnsanlara duyduğum sonsuz güveni.Bir süre inkar ettim bu eksikliğin farkına vardığımı. Akamaz oldum. Şelaleden, sakin bir göle dönüştüm, huzurlu. Yeniden akabileceğim umudunu taşıyordum. Sonra bir başkası geldi benden umudu çaldı. Artık kurudum.
Beni kurtarmak için artık bir mucize lazım. Ya insanlar değişmek için çabalayacaklar, çevreci olacaklar yada küresel ısınma ile buzlar eriyecek. Yani bir felaket ile ancak eski halime geleceğim gibi hissediyorum.

Yalnızım. Yalnızlıktan keyif alıyorum.Başka insanlara sayılı saatlerde tahammül edebiliyorum. Oysa Mürşide mürid,müride mürşit gerek. İnsan tek başına gelişemez. Ne müridim var ne mürşidim.

Dün akşam kitapçıda dolaşırken kendimi Makalat'ı incelerken buldum. Almayı istediğim bir kitap idi ama o gün düşünmemiştim kitap mı beni buldu, ben mi onu buldum bilmiyorum.

Balık burcu mistizme meraklıdır denir. Merak etmemek elde değil masalsı ve büyülü şeyler bu konular.Başka dünyalara açılan kapılar. Zincirleme bir kazanın içinde gibiyim. Domino taşları birbirlerini deviriyorlar sanki.

Bir arayış dönemimde kabala ile tanışmıştım. 12 hafta verilen ödevleri yapmıştım. Son ödev çok güzeldi, bir ağaç dikmek gerekiyordu. Ağacım kocaman oldu. Belki benden sonra da var olacak. Yaşam ağacı. Başka bir kitap serisi geldi ardından Kabalist ve sonra Elif Şafak 'ın aşkı. Onlar bitti Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrarı geldi. Ben aramadım, peşlerinden koşmadım kendiliğinden geldiler bana kitaplar. Üzerine deneyimler geldi.

Şimdi makalat beni nereye götürecek merak ediyorum....

"Aşk, ne de güzel bir günahtır ki, ona tövbe etmek kafirliktir. O öyle bir günahtır ki, ne arkasında kaçıp kurtulacak bir yol vardır, ne de önünde oturup dinlenecek bir durak vardır." Mevlana

20 Haziran 2010 Pazar

Tartıdakini aynada görememek

Dostlar, romalılar,

Uzunca bir döneme yaydığım zayıflama sürecinde, sonlara yaklaşmış bulunmakta olduğum şu günlerde, kendimde ve çok yakın bi dostumda gözlemlediğim bir sendromdan bahsetmek istiyorum;
Bu sendromu kısaca "tartıdakini aynada görememek" olarak tanımladım ben :)


Adından da anlayabileceğiniz gibi, bir çeşit algı yanılsamasından bahsediyorum. Örneğin 1.70 boya sahip olan ben kişisi, yumurtalıklarımdaki bir problemin, vücudumdaki insülin direnci bozmasının da etkisiyle 82 kiloya kadar çıkmıştım 1,5 sene kadar önce... Bu geçtiğimiz 1,5 senelik süreçte ise yavaş yavaş 23 kilo verdim ve şu an 59 kiloyum.

Fısssssstık gibi hissetmem lazım değil mi? :)
Hayır işte, tam tersi...

İşte size sendrom!

Aynaya baktığımda, kesinlikle öngörülebilecek mutluluğu ve tatmini yaşayamıyorum!
Daha 1 sene önce, 65 kiloya düşmenin hayalleriyle yanarken; 60'ın hayalini bile kuramazken, şu an nedense aklım hep 55'te!
55 kiloya düşünce, onu da beğenmemekten ciddi ciddi endişe duymaya başladım açıkçası...

Yakın bir arkadaşımda ise gene benzer bişey yaşanıyor şu an. 68 kiloyken diyete girip hedefini 55 belleyen bu arkadaşım, 55'le yetinemedi.
Şu an 53 kiloya inmiş olmasına rağmen, "kendini beğenememe"nin dikenli kollarında, diyet yolculuğunu son hızla sürdürüyor.
Yeni hedefi 50 kilo olmak!

Biraz araştırdığımda, psikoloji tabelalarının "anorexia nervosa" adlı rahatsızlığı gösterdiğini gördüm bizimkine yakın durumlar için. Bu rahatsızlığın başlıca belirtileri olarak verilen dört kalem, durumu daha da netleştirecektir;

  • Kişinin normal kilosunu kabul etmemesi
  • Kilo almaktan ve şişmanlamaktan aşırı korku duyma
  • Beden algısında bozukluk gözlenmesi
  • En az 3 ay menstürasyon görmemesi

Bu süreçlerin ve rahatsızlığın bir adım ötesinde ise, çok daha ciddi sorunlara sebep olabilen, hatta erken yaşta ölümle kucaklaştırabilen "blumia nervosa" bekliyor bazılarını maalesef...

Şükür ki, ben de arkadaşım da bunların yakınında değiliz. En azından şu an için... :)

Sık sık çeşitli bahanelerle (PMS, stres abur cuburları, vs) yaptığımız kaçamaklar bile, bir anoreksik veya bulimik olamayacağımzın "anıt gibi" bir kanıtıdır!

Ama şu da bir gerçek ki, bu tip hastalık tehlikelerinin hepsi, en başta "beden algısında oluşan bozukluk"la selam ediyor insan hayatına.

Velhasıl-kelam "dur noktası"nı bilmek ve en önemlisi tadında bırakmayı başarabilmek gerekli...
Yeme eylemimizde de;
yememe eylemimizde de...

11 Haziran 2010 Cuma

Aşk varmış… Gerçekmiş… Unutmuşum…

Aşk varmış… Gerçekmiş… Unutmuşum…

Bazen zamanda durabilmeli…geriye gidebilmeliymiş insan.. Hep ilerlemeye, hep zamana bırakmaya, hep gelecekte daha iyi şeyler yaşanacağını düşünerek koşturmaya nasıl da alışmışım…

Geçmiş zaten yaşanan, zaten bilinen kısım değil miydi? İyisi kötüsüyle yaşanmış ve bizi şu ana getirmişti. Çok da takılmamak gerekliydi eskiye. Böylesi daha iyi dedi herkes. Önümüze bakmalı dedi insanlar. İnanmışım. Peki kabul, bazen bu da gerekli. Hatta çok gerekli belki. Ama öyle birşeyi unutmuşum ki zamanla ve bu beni öyle bir boşluğa düşürmüş ki. İnanamadım…

Çok değil sadece 2 gün geçmişe döndüm. Sanki bir zaman makinasına girdim ve 2 gün geçmişte yaşadım, 10-15 yıl öncesinde. Ve geri geldim. Eski “ben” i hatırladım. Öyle ki; zaman makinası gerçek olsaydı bu kadar etkili olamazdı. Hep düşündüğüm şeyi pekiştirirdi. Ne mi düşünüyordum? O yıllarda yani üniversite yıllarımda.. herşeyin saf olduğunu benim de çok saf olduğumu. Bir zamanlar kolay aşık olabildiğimi… gözümün nasıl da kör olabildiğini… İşin kötüsü zamanla inanmıştım ki aslında o zaman da şimdi de aynı olayları yaşıyordum da ben saf olduğum için aşık oluyordum. Sanmışım ki sen de bana kötü davranmışsın da ben tecrübesiz olduğum için farketmemişim. Öyle değilmiş. Aslında beni değiştiren yıllar değilmiş.. yaşadıklarım değilmiş… Sadece yanlış insanlarla karşılaşmışım ya da belki de yanlış insanları seçmişim. Yanlış ilişkiler yaşamışım. Nerden mi anladım? Zamanda geriye gitmemiştim, sene 2010 idi ve ben, şimdiki “ben” aynı şeyi yaşayabildim. Aynı duyguları hissedebildim. Değişen ben değilmişim. Ne mutlu.

Yolculuğum seni yani o yıllardaki aşkımı yeniden bulmamla başladı. Yıllar sonra resmini internette gördüğüm an farkettim ki aynı şeyi, aynı sıcaklığı hala hissedebiliyorum. Sadece bir resimdi bu. Evdekiler gibi bir sürü resminden biri. Uzun zamandır kapağını aralamadığım ya da tesadüfen açsam bile geçmiş zaman gözüyle baktığım albümlerdeki resimler gibi bir resim. Neden internette görünce etkilendim resminden? Bilmiyorum. Sanki bir anda acı çekmemek için yıllaca oluşturduğum o duvarlar eridi. Fotoğraflarını gezdim.. nerelerde neler yaptığını merak ettim.. Garip.. mesaj atmaya cesaret edememişim. İyi ki yazdın bana. İyi ki yeniden girdin hayatıma.

O gün chatleşirken hala hissettim sıcaklığını, samimiyetini, doğallığını… Farkettim başkaları gibi olmadığını. Yoksa yapar mıydım bu çılgınlığı. Onca yolu teper miydim senin için. Nasıl da riskliydi bilsen. Tüm geçmişi, o 4-5 seneyi, tüm hatıraları yok edebilirdi bu yolculuk. Geriye kalan güzel anılardan bile nefret ettirebilirdi bana. Aptal gibi hissedebilirdim. Hayatımda tutunacak şeyler araken elimdekileri de kaybedebilirdim. Ama öyle olmadı. Öyle olmadı çünkü sen çok gerçektin. Sevgi çok gerçekti. Dostluk çok gerçekti…Aşk çok gerçekti.

Kendimi bir tavşanın peşinden koşan Alice gibi hissettim. Düşünmeden ve merakla bir masal evine daldım. Bir masala daldım, geçmişime daldım,hafızamdan silinen anılar ve o anılarla birlikte tüm o saf temiz hisler yeniden gerçek oldular… Yıllardır ilk defa herşey o kadar anlamlı geldi ki.

Farkettim ki asla bitmiyormuş tükenmiyormuş aslolan..zaman hiçbirşey yapamıyormuş gerçek duygulara… evet zamanla çook şey geçiyormuş ama bazı şeyler asla geçmiyormuş. Aşk gerçekmiş. Ve evet çok nadirmiş. Evet aşkın taklitleri varmış insana aynı gerçek gibi gelen. Ama gerçeğini görünce insan anlıyormuş hemen. Anlıyormuş herşeyi, kendini, anlamlanıyormuş herşey. Devam ediyormuş ara vermemiş gibi.

Geçti 2 gün.. Vakit dönüş vaktiydi.. Her masal gibi bu da bitti. Yüzümde bir gülümsemeyle kapattım albüm kapağını. Bu kez açmamak üzere değil. Bu kez sonsuza kadar unutmamak üzere. Mutluluktan da ağlayabilirmiş insan saatlerce. Ağladım ayrılıktan sonra, hüzünlüydüm, huzurluydum ama mutluydum. Bir 10 yıl daha geçse göremeden seni ve sonra gene yaşasam bu şeyi bu kez biliyorum yine kaldığı yerden devam edebileceğimizi.

Farkettim ki yanında olmadan da yaşanırmış aşk. Sahip olmak şart değilmiş sana. Sana sahip olmadan da aşka sahip olunurmuş. Farkettim ki zaman anlamsızmış. Sen hep varmışsın.

Demiş ki sevgili Nazım:
“Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye İşte ben onlardan değilim. Ben sensiz de yaşarım;
Ama seninle bir başka yaşarım.”

Ne özgür bir kuşu tutabilirim kafeste ne de onsuz olabilirim. Sadece isteyebilirim özgürlüğünü benimle paylaşabilmesini. Umut edebilirim yanımda olunca bağımlı olmayacağını düşünmesini. Bekleyebilirim hazır olmamı ve hazır olmanı. Ve sevebilirim her daim. Başka da bir şey gelmez elimden.

İyi ki varsın.. İyi ki sensin…

9 Haziran 2010 Çarşamba

Nasıl Jenifer Aniston'unki gibi güçlü ve seksi bacaklara sahip olursunuz?



Sevmesem de Jennifer Aniston 'u (Angelina Jolie sevenlerdenim)yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım. Hollywood 'un en iyi vücutlarından birine sahip.Genetik harikası olduğu için bu vücuda sahip de değil.Bu vücududa çok çalışarak,yoga ve pilates yaparak sahip oldu.

Oyunculuğa ilk başladığı zamanlarda yapımcılar ona incelmesini, saç renginide daha açmasını söylemişler. Başarılı olmak isteyen Jennifer bu tavsiyeleri dinlemiş.


İşin özü azim sanırım. Lise balosuna giderken çekilmiş bir fotosu ve son yıllarda çekilmiş bir fotosunu yanyana görüyorsunuz.

Bakımlı kadın güzeldir mottosunun ispatı bu kadın. Çirkin ördek yavrusundan kuğuya dönüşmüş. Gelelim asıl konumuza bu vücudu nasıl yapmış!

Jen’in Yoga eğitmeni Mandy Ingber Jen in kullandığı bacak şekillendirme tekniklerini şöyle anlatıyor;

1. Bacaklarinizi haftada en az 3 kere 30-60 dakikalik kardiyo hareketleriyle sıkılaştırın. Many koşmayı, bisikleti veya yürümeyi öneriyor.

2. Üst bacaklari "temple pose" ile 30 sn tutarak güçlendirin, sonra 8 mini yoga squat yapın.


3. Baldırlarınızı ayak parmaklarınızın uçlarına 8 kere çıkıp inerek sıkılaştırın, ardindan 8 adet aynı hareketin hızlı versiyonunu yapın.


Bacakların muhteşem görünmesinin diğer bir adımı bakım. Ağda sonrası peeling yapıp (ölü derilerin uzaklaştırılması) nemlendirici sürün ipeksi yumuşaklıkta bacaklarınız olacaktır.

Özellikle yaz aylarında daha hoş bir görüntü için otobronzerlardan yardım alın. Hafftada bir kere otobronzer bir ürün kullanmanız kısa etekler ve şortlar giydiğiniz zamanlarda bacaklarınızın daha hoş görünmesine neden olacaktır.

Vibratörlerin kısa ve renkli tarihi

Vibratörler, cinsel zevkler için tasarlanmış seks oyuncaklarıdır en genel tabirle. İstisnasız hepsinde bulunan titreşim özelliği, vücudun erojen bölgelerini uyararak cinsel haz almayı, ve hatta bu yolla orgazmı sağlar.


1880'li yılların başlarında icat edilen vibratörün mucidi Kelsey Stinneer, bunu başlarda "histeri tedavisi için tıbbi bir cihaz" olarak piyasaya
sürmüştü.

1902 Yılına gelindiğinde ise, bir Amerikan firması olan Hamilton Beach, ürünün tüm patent haklarını satın alarak seri üretime geçti ve ev kullanımına uygun, elektrikli vibratörler üretmeye başladı.

Seri üretime geçen bu cihazlar, 1900'lü yılların ortalarına gelindiğinde, ev aletlerinin bulunduğu satış kataloglarında yerlerini almışlardı bile!

Yıllar ilerledikçe, pornografik bir hal almaya ve giderek daha aleni cinsel çağrışımlar yaratmaya başlayan tasarımları nedeniyle, 1920'li yıllara doğru içinde bulundukları ev aletleri kataloglarından yavaş yavaş kaybolmaya başladı vibratörler.


Teknolojinin patladığı, dünya düzeninin tamamen değiştiği 80'lere gelindiğinde ise, 60'ların ve 70'lerin "cinsel devrim" rüzgarını da arkasına alarak yeniden günışığına kavuştu ve icat edildiği dönemdeki popülerliğini yakaladı böylece bu eğlenceli aletler. Tabii ki endüstriyel tasarımın ve teknolojinin de her türlü imkanından nasiplenerek...


İçinde bulunduğumuz 2000'li yıllarda ise, vibratörler de (tıpkı diğer cinsel oyuncaklar gibi) altın çağını yaşamakta. Tamamen yaygınlaşan sanal ticaret olanakları ve internet kullanımıyla birlikte açılan yeni "cinsel özgürlük çağı"nın bir nimeti olarak, seçim ve alım gibi süreçler artık tamamen öznel süreçler olabiliyor bu tip cinsel oyuncaklar söz konusu olduğunda.

Son yüzyılda, en yoğun talep gören cinsel ürünlerin başında gelen bu kıpırdakların, çeşit ve özelliklerini ise bir başka yazıda inceleyeceğiz.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Yaşam Okulu



Buğday Derneği ile Atlas Dergisi güzel bir organizasyona imza atıyorlar adı da Yaşam Okulu.

Yaşam Okulu, doğa korumacılığının felsefesine, doğa ve insan ilişkisini felsefi ve bütünsel yaklaşımıyla Türkiye’de bir ilk olacak.

Geçmişin unutulmuş bilgeliklerini öğrenilecek, Hegel’in felsefesinden masalların erdem ve arı düşüncesine ulaşılacak.

İnsanın kendisini tanımadan doğayı anlamasının mümkün olmadığı düşüncesinden yola çıkan Yaşam Okulu’na, Türkiye’nin çevre hareketine yön veren kişiler eğitmen olarak katılacak. Örneğin Atlas Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek, Gezegeni Kurtaran Masallar’dan bahsederken, Doğa Derneği Başkanı Güven Eken de “Doğa Dili”ni konuşacak.

KATILIM KOŞULLARI

Her döneme katılım 20 kişi ile sınırlıdır. Bu nedenle katılmak isteyenler bir ön elemeden geçirilecektir. Aday olanlar;

* özgeçmiş
* bir sayfalık niyet mektubunu

info@yasamokulu.org adresine gönderebilir.

Adaylardan niyet mektubunda, (varsa) Yaşam Okulu konularıyla ilgili daha önce katıldıkları çalışmaları, neden Yaşam Okulu’na katılmak istediklerini, Yaşam Okulu’ndan beklentilerini ve bu eğitimi ne şekilde hayata geçireceklerini bir sayfayı aşmayacak şekilde anlatmaları istenmektedir.

Katılım ücreti konaklama şekline göre değişmektedir.

Üçer kişilik kütük evlerde konaklama 600 TL, ikişer kişilik ağaç çadırlarda konaklama 550 TL ve 10 kişilik koğuşta konaklama 500 TL’dir. Ücrete konaklama, 3 öğün yemek, Bursa’ya ulaşım (ve Bursa’dan İstanbul’a dönüş) ve Yaşam Okulu’na katılım dahildir.

Derslik:

Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi (www.camtepe.org)

Adatepebaşı Köyü – Küçükkuyu – Çanakkale

Konaklama:

Dedetepe Çiftliği (www.dedetepe.org)

Değirmendere Mevki – No:1 – Mıhlı, Küçükkuyu – Çanakkale

Yaşam Okulu için son başvuru tarihi 14 Haziran.


Daha fazla bilgi:
www.yasamokulu.org,
0216 462 1731,
info@yasamokulu.org

İletişim: Burcu Çelebi
Yaşam Okulu İletişim Sorumlusu
0533 320 8924
info@yasamokulu.org

27 Mayıs 2010 Perşembe

ÇOCUK KİTAPLARI NASIL YAYINA HAZIRLANIYOR?

Elma Yayınevi editörlerinden Demet Uyar'a bazı sorular yönelttim o da kırmadı beni sağolsun sorularımı cevapladı.



Neden çocuk kitapları yayınlamaya başladınız? Bu kararı almanıza neden olan etkenler nelerdi?
Elma Yayınevi olarak çoğunlukla iş-yönetim ve kişisel gelişim kitapları yayımlıyoruz. Bu alanda çocuklara yönelik kitaplar mevcut değildi, çocuklar için de kişisel gelişim kategorisinde kitaplar yayımlayabileceğimizi düşündük. Yayınevi olarak alanımız kişisel gelişim olduğu için okuyucularımızdan çocuklar için de kitaplar yayımlamamız yönünde talep aldık, bu yönde bir hedefimiz olduğu için de çocuklar için kişisel gelişim kitapları yayımlamaya başladık.


Çocuk kitapları yayınlamada hedefleriniz neler?
Çocukların kişisel gelişimine katkıda bulunabilmek ve kendilerini gerçekleştirmelerine biraz olsun yardımcı olabilmek.

Çocuk kitabı hangi aşamalardan geçerek son okuyucuya ulaşıyor ?
Öncelikle aday kitaplarımızı hedef kitlemiz olan çocuklara ve uzmanlar ile ailelere okutup onaylarını alıyoruz. Yani, kitabı yayımlayıp yayımlamayacağımıza danışmanlarımızla birlikte karar veriyoruz. Sonrasında gerekli düzeltme ve uygulamaları yapıp kitabı baskıya hazır hale getiriyoruz.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

En Çekici Kötü Adamlar


Herkesin çekici bulduğu adamlardan farklı tipleri çekici buluyorum. Az sert, az kusurlu olacak suratlar. Herkesin sevdiği parlak çocuklar gibi olmayacaklar.
Sinemanın,tv dizilerinin 3 kötü adamını çok çekici bulurum.Ray Liotta,Micheal Madsen ve Eric Roberts.

Hepsi de çok iyi oyuncular yalnız seçici değiller. Çok filmde oynamak fiyatlarını düşüren bir şey. Çok deneyimliler ama 3. sınıf filmlerin aktörleri onlar.

Her birine ayrı bir film ile tutulmuştum. Michael Madsen'i Vengeance Unlimited ile sevmiştim. Bu dizide Madsen, mazlumun intikamını almakla uğraşan, profesyonel bir "intikam alıcı"dır. Yardımlarının karşılığı, bir "iyilik borcu"dur ve her bölümde, geçmişten gelen iyilik borçlarını kullanarak, bölümün mazlumunun intikamını çok yaratıcı biçimlerde alır.


Eric Roberts ise geçirdiği bir kaza sonucu kötü adam kariyerine başlamıştır.1981 yılında geçirdiği ve 3 gün komada kaldığı trafik kazası sonucunda yüzünde kalan yara izi, onu kötü adam oynama saplantısına sürüklemiştir. Yine de gerekli sıçramayı yapamamış, hayatını abuk subuk filmlerde gereksiz karakterler sergilemekle geçirmektedir.

1986 yapımı Runaway Train adlı filmde Jon Voight ile harika bir performans sergilemiş ve en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında oscara aday olmuş lakin ödülü o yıl 78 yaşında olan Don Ameche kapmıştır. Bu arada Julia Roberts'ın ağabeyi olduğunuda hatırlatmak isterim.
Onu en son Heroes dizisinde görmüştük.Tabi ki yine kötü adamı oynuyordu.


Ray Liotta'ya aşkım Goodfellas filminden sonra başlamıştır. Hikayede kötü adamdır ama kendi bakış açısını o kadar güzel anlatır ki etkilenmemek elde değildir yüzü çok karizmatiktir.

Peki neden kötü adamları,kusurlu yüzleri seviyorum?
Bunu bende zaman zaman sorguluyorum. Sanırım içlerinde iyi bir şeyler olduğuna inanmak istiyorum.

21 Mayıs 2010 Cuma

HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN !



Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan

ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahatolsun.

Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve

yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır.

Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadıneden beyaz değil?"

diye bir soruyla bilekarsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın herzaman.
Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur.
İyihalin cezanda indirim sağlamaz.
Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken
o, "şunuyapmadın" diye cevap verecektir. Ve
ne söylesenkarşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır.
Üzülme, sen aşkı yaşanmasıgerektiği gibi yaşadın.
Özledin, içtin, ağladın,güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın.
"Peki o ne yaptı" deme.
Herkes kendinden sorumluduraşkta.
Sen aşkını doya doya yaşarken
o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu.
Bir insan eksikyaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamakiçin uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin.
Onun varsa, bırak olüksü sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen.
"Acılara tutunarak"yaşamayı Öğreneli çok oldu.
Hem ne olmuş yani,yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil.
Sen mutluluğuhiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydireline almadığın kitaplar seni bekliyor.
Kitap okurkende mutlu oluyorsun unuttun mu?
Kentin hiç görmediğinsokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyifverecek sana.
Yine içeceksin rakını balığın yanında.
Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü decabası....
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asolan yürektir.
Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilipde duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığınsürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeterki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevdaduygusunu.
Elbet bitecek güneşe hasret günler.
Ve ozaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkilerdeğil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...



NAZIM HİKMET

15 Mayıs 2010 Cumartesi

L'OREAL RENOVISTE DENEYIMI:)

Ne demistik peeling demistik, cilt bakimi demistik,kür demistik:) Sevgili Sour ile yaptigimiz bir konusma ertesinde ben de kosa kosa onun memnun kaldigi bu kürü almaya gitmistim:)
Su gune kadarki olanlari size bir bir aktariyorum:)
Hani ilk glikolik asidi cildimize surup 5 dakika beklettigimiz an var ya. Saniyorum ki (eger gercekten cok cok hassas,egzemali bir cildiniz yoksa) tum cilt tipleri bu kürü uygulayabilir. Ben denek olarak kendimi bu ise adadim ya; 5 dakikadan da fazla tutmaya karar verdim bir seferinde sirf etkisini gorebilmek icin. Hani 5 dakikadan sonra ne oluyor diye. Yine de cildimde bir kizarma bozarma hassaslanma olmadi.
Tabii bu uygulamayi yaparken konu uzerinde de arastirma yaptim. Bizler bunu evde uyguladigimizdan ve isin profesyoneli olmadigimizdan bizi profesyonellerin kullandigi gibi bir asit yuklemesiyle eve gondermiyorlarmis tabii:) Glikolik asit yuzdesi sadece yuzde 10. O yuzden tekrar ediyorum cok cok hassas hemen irite olan bir cilt tipine sahip degilseniz bu kürü uygulamaniz sonucunda kizarik bozarik bir suratla evden cikmanizi gerektirecek hicbir sakinca teskil etmiyor bu urun.
Gelelim yararlarina. Ilk birkac uygulama sonucunda acikcasi ben cildimde bir hareketlenme gormeye basladim. Yani boyle bir renk degisimi, canlanma gibi. Su anda ise -ki 15 gunu gecti- yanaklarimdaki kuruma ornegin azalmis durumda.Bu kürü tavsiye ettigim bir baska arkadasim ise -cilt tipi karma-kürü uyguladiktan sonra makyaj yaptiginda cildinin makyaji cok iyi kaldirdigini soyledi bana. Parlamiyor, puruzsuz duruyor fondoten dedi.

Arkadaslar mutlaka bir cilt uzmanina ya da dermatologa danisin tabii ama bence bu urunden memnun kalacaksiniz.
SEVGILER:)

13 Mayıs 2010 Perşembe

Kapanış ve Ödül Töreni



13. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin “Kapanış ve Ödül Töreni”, 13 Mayıs Perşembe günü saat 19.00’da Kızılırmak Sineması’nda yapılacak.

Kapanış töreninde festivalin iki ödülü sahibini bulacak. Bunlardan ilki, Türkiye sinemasında son bir yıl içinde gösterime girmiş filmlerde rol alan genç kadın oyuncuların aday gösterildiği “Genç Cadı Ödülü”.

Festivalin dört üniversiteden akademisyenler, sinema yazarları ve oyunculardan oluşan Danışma Kurulu’nun oylarıyla belirlenen ödül, kapanış töreninde açıklanacak. Törene, Genç Cadı adaylarından Berrak Tüzünataç, Damla Sönmez ve Selma Ergeç de katılacak.

Genç Cadı Ödülü, genç kadın oyuncuları yüreklendirmek, onların sinema yolculuklarını destekleyerek bu alandaki üretimlerine dikkat çekmek ve Türkiye sinemasında kadınlara yönelik güçlü, olumlu kadın rollerinin yazılmasını teşvik etmek amacıyla veriliyor.

İlki 2009 senesinde sahibini bulan Ödül için bir sene boyunca gösterime girmiş Türkiye yapımı filmler değerlendiriliyor. Başrol ya da yardımcı rol kıstası olmadan yapılacak seçimde kadın oyuncuların oyunculukları kadar oynadıkları karakter de değerlendirmeye alınıyor.

Geçen sene ödül Hayat Var filmindeki rolü ve oyunculuğuyla Elit İşcan’a verilmişti. Kendine özgü dünyasında yarattığı mücadele yöntemleriyle hayata tutunarak ayakta kalma savaşımı verdiği ve bunu başaracağı umudunu büyük bir yetenekle perdeye yansıttığı gerekçesiyle bu ödülü alan İşcan henüz 15 yaşındaydı.


Uluslararası Sinema Yazarları Federasyonu-FIPRESCI Ödülü”nü kazanan film de kapanış töreninde belli olacak.

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, dünyada FIPRESCI Jürisi’nin ödül verdiği tek kadın filmleri festivali olma özelliği taşıyor.

Merve İldeniz ve “Kosmos” filminin oyuncusu Sermet Yeşil’in sunuculuğunu yapacağı kapanış töreninin ardından, FIPRESCI Ödülü alan film gösterilecek.

Kapanış töreni için davetiye zorunluluğu yoktur.

13. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali Kapanış ve Ödül Töreni

Tarih:13 Mayıs 2010, Perşembe

Saat:19.00

Yer:Kızılırmak Sineması

FESTİVAL BİLETLERİ 6 TL

Festival biletleri 30 Nisan Cuma günü satışa çıkıyor. Sinemaseverler, biletlerini Kızılırmak sinemasında açılacak gişelerden satın alabilecekler. Bilet fiyatları değişmedi; geçen sene olduğu gibi tam ve öğrenci ayrımı olmaksızın 6 TL olacak.

Kızılırmak Sineması
A: Kızılırmak Sokak No:21/B
T: 0 312. 425 53 93

10 Mayıs 2010 Pazartesi

SAUNA



Fitness sonrası sauna kullanmaya başladım. Saunanın kapısında bir seansın 300 kalori kadar yakmaya neden olacağı yazıyordu. Bende bu mekanizmayı ve saunanın çıkışını, sağlığa etkisini merak ettim. Sıcaktan bunalacağımı düşünüyordum. Aynı nedenden hamama bile gitmeyen insandım. Spor sonrası 10 dakika deneyebilirim dedim ve ilk defa ellerimin üzerindeki derinin bile terlediğini gördüm. Verdiği his inanılmaz rahatlatıcı idi.
Sonra arkadaşım Tolganın (nam-ı diğer Niketese )ekşi sözlükte ,sauna başlığı altına yazdıklarını okudum

'' Evet saunaya girdiğimizde bolca terleriz. Terlemek vucuttaki toksinlerin, kimyasallarin ve yağlarinin atılması için iyi bir yoldur. Derimiz nefes alır, gÖzenekleri açılır... Ayrıca dakikada ortalama 75 kere atan kalbimiz, saunaya girildikten sonra dakikada 150 atışa kadar ulaşmaktadır. Bu artış ile vucuttaki kan dolaşımı hızlanmaktadır. Ancak sıcaklık yüzünden damarların halihazırda genislemesi sebebi ile kan basinci artmamaktadir. Bu sayede, yani kan dolaşımının hızlanmasına bağlı olarak dokularin kendini onarimi, zararli madelerin dokulardan uzaklaştırılması daha hızlı gerçekleşebilmektedir.

Ayrica zayıflamak isteyenler icin de saunalar bire bir çözümdür. Yattığınız yerden kilo verirsiniz. çünkü vucut yağlari 43 santigrat dereceden sonra suda çözünebilecek hale gelirler. Bu da demektir ki, bu yağlar, yaklaşık 50 santigrat derece olan saunalarda vücut içindeki suda çözünür hale gelip, terleme yolu ile, diğer toksinleri de yanına alarak vücuttan atılabilir. Hatta bu yağları yakma işlemi o kadar hızlı ve çabuk olur ki 10 dakikalik bir sauna seansı yaklasik 600 kalorilik yağ yakılmasina denk gelmektedir. Ki bu da yaklasik 1 litre terlemek demektir. Yani hafif tempoda 10 kilometre kosmak veya yuksek tempoda yarım saat basketbol oynamak ile aynı şey. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en onemli sey su kaybını hemen telafi etmek gerektigidir...''

Niketese'nin bu yazısının devamı ve erkeklere uyarılarını buradan okuyabilirsiniz.

Fince bir sözcük olan sauna, terleme banyosu anlamına gelir. Eskiden odun sobalarını av etlerini ve somon balıklarını pişirmek için kuran Finliler, daha sonra bu sıcak mucizenin sağlık ve gençlik kaynağı olduğunu keşfetmişler.

Sauna kültürü her ne kadar Finlandiya kökenli olarak bilinse de asıl ortaya çıktığı bölge Orta Asya’dır ve buradan Rusya’ya oradan da İskandinav ülkelerine geçmiş ve sonraki gelişimini de Finlandiya’da gerçekleştirmiştir. O dönemde Finliler ahşaptan kulübeler inşa edip bu kulübelere düz taşlar dizerlerdi ve alttan odunla ısınan taşların üzerine su dökerek yoğun bir şekilde buhar oluştururlardı.

Finliler’ bir kadının en güzel olduğu zaman, saunadan çıktıktan bir saat sonraki halidir’ der. Bunun en basit açıklaması, sıcağın etkisiyle vücudun mutluluk hormonları serotonin ve endorfin hormonlarından bol bol salgılamasıdır. Saunadan çıkıp, soğuk suya girildiğinde ise, adeta bir gençlik mucizesi yaratılmış olur: Dolaşım hızlanır, cilt pespembe ve pırıl pırıl bir görünüm alır.

Sauna insanların oturur vaziyette bedenindeki sıvıyı attığı yerdir. Sauna aktif olmayan durumda iken iyi bir şekilde vücuttaki sıvıyı atmak için birebirdir.

Aktif olan bedenden sıvı atmada oluşan yorgunluğun tam tersine saunada terleme ile yorgunluk giderilir. Böylece dinlenerek vücudunuzda ki toksinlerden ve fazla kilolardan kurtulmanıza yardımcı olur.

Kötü toksinler ve metabolizma artıklarının vücudun gözeneklerinden terleme yoluyla uzaklaştırılması genel rahatlama ve gevşemeyi sağlar.

Böylece saunada iken aynı zamanda yorgunluk giderilir, aynı zamanda da vücuttaki toksinler atılır.

Beden, ısı değişimleriyle kalp atım sayısı yani nabız arasında doğrusal bir ilişki vardır. Saunadaki sıcak hava sayesinde vücut ısısı artar böylece haliyle nabız artışı da beraberinde artar. Saunada nabız istirahat haline göre %50 – 60 artar dakikada 100 – 150 atıma çıkabilir. Nabızdaki bu hızlı artışa karşın kan basıncında sistolde çok hafif bir artış olur. Bu sebeple bedenin dolaşım sistemine binen gerçek yük düşüktür.

Buna göre yapılan bir araştırmaya göre çok iyi dayanıklı sporcularda yapılan nabız karşılaştırmalarında 90 C ısısındaki bir saunada 20 dakika kalmak nabız ölçümlerinde 4000 m. koşuya eşit olduğu görülmüştür. Bu nedenle düzenli sauna kullanımının yararları oldukça fazladır.


Sauna içerisinde sıcak ve kuru havanın bulunduğu ,insanların rahatça yatıp oturabilecekleri kadar büyüklüğü olan ahşaptan yapılmış bir çeşit sıcak hava banyosudur. Genel olarak saunada sıcaklık 40 ile 90 C derece arasındadır. Hararet tavan yüksekliğinde 100 C dereceyi bulur.


Sauna nasıl çalışır ve bize ne gibi faydaları vardır?

• Sauna; kalp, dolaşım ve sinir sistemini düzenleyen bir kültür-fizik olayıdır. İnsan vücudundaki hızlı, yoğun sıcaklık artışları ve düşüşleri saunanın ana prensibini oluşturmaktadır.

• Deri tabakasının üst düzeyinde sıcaklık normalden 10° C daha fazla yükselir, aynı zamanda deri tabakasının altında sıcaklık normalden 1° C daha artar. Bu da vücuttaki hastalıklara karşı koyan madde olan antikor üretimini artırır.

• Kan damarları genişlediği için kan akışı hızlanır. Organizmamız vücut sıcaklığını deriyi soğutarak sabit tutmaya çalışır ve yoğun bir terleme ile reaksiyon verir. Deri, ölü hücrelerden temizlenerek canlanır. Yumuşak ve pürüzsüz bir yüzeye sahip olur.

• Yoğun terleme, insan vücudundaki su ve toksinlerin dengesini ayarlar. Özellikle spor yaptıktan sonra saunaya girilmesi tavsiye edilmektedir. Bunun sebebi olarak da kas ağrılarına neden olan laktik asidin terleme yoluyla atılması gösterilmektedir. Finli atletlerin mukavemet sporlarındaki başarısının saunadan kaynaklandığı düşünülmektedir. Günümüzde düzenli sauna banyoları başarılı atletlerin çalışma programlarında yer almaktadır.

• Sporcular egzersize gösterdikleri uyum sonucu terlediklerinde fazla tuz kaybetmezler; sulu terlerler. Sauna, insanın pasif durumda iken sulu terlemesini sağlar. Böylece aktif terlemede oluşan yorgunluğun tam tersine saunada terleme ile yorgunluk giderilir.

• Düzenli sauna banyoları solunum yollarının daha düzenli çalışmasına da yardımcı olmaktadır.

• Sauna banyosu kardio-vaskular sistemini ve kan basıncını olumlu yönde etkileyerek, kalbe ve bütün kardio-vaskular sistemine stressiz bir antrenman yaptırmaktadır.

• Sauna, toplam kan proteinlerinde artışa neden olur. Bu artış da dokulara daha fazla oksijenin ulaşmasını sağlar.

• Negatif iyonlar sıcak taşlara serpilen su ile havaya fışkırırlar ve aldığınız nefes ile vücudunuza girerler. Bu iyonların görevi sizi iyi ve mutlu hissetmenizi sağlamaktır. Son yıllarda keşfedilen bu etki ile dünyada farklı uygulamalar yapılmaktadır. Hatta kanserin tedavisinde bile iyon jeneratörleri kullanılmaktadır.

• Soğuk duşla tamamlanmış ve kurallarına uygun olarak yapılan sauna ziyaretlerinin yararları görüldüğü gibi çok geniş bir yelpazeye sahiptir. Sauna ile günlük yaşamın bütün stresinden ve yorgunluğundan kurtulur, yaşamdan keyif alırsınız.


• Sauna cilt güzelliğinin yanı sıra bazı bölgelerde istenmeyen yağlanma ve selülit oluşumunu engeller. Kısaca sauna vücud sağlığı ve güzelliği için mükemmel bir yoldur.



• Sauna ile metabolizmanın çalışması hızlanır ve terleme için enerji gerekeceğinden bir sauna seansında yaklaşık 300 kalori yakılmış olur . Bu miktar 3-4 km koşmakla aynı değerdedir.

• Saunada konforlu terleme olan sulu terleme sağlanır (egzersizde olduğu gibi yüksek tuz kaybı olmaz) bu sayede vücuttan kurşun, nikel, cıva gibi zararlı toksinler atılmış olur.

• Programlı sauna banyoları solunum yollarının düzenli çalışmasına yardımcı olur.

• Sauna banyosu kardio-vasküler sistemi ve kan basıncını olumlu yönde etkiler, kalbe ve tüm kardio-vasküler sisteme stressiz antrenman yaptırır.

• Akşamları yapılacak bir sauna seansı stresli günün bütün yorgunluğunu atmanızı sağlar, bu sayede derin ve rahat bir uykuya dalmanıza yardım eder.




• Saunadan hemen sonra insan kendini yeniden doğmuş gibi hisseder. Dinlendirir, bendensel ve ruhsal olarak rahatlatır ve mutlu kılar. Savunma sistemini güçlendirir, enfeksiyonları engeller. Yüksek ve düşük tansiyonda kan basıncının ayarlanmasını kolaylaştırır.

• Dış görünümdeki değişiklikler hemen fark edilir. Zayıflamaya yardımcı olur. Çeşitli fonksiyon bozukluklarında (astım, baş ağrısı, yüksek tansiyon vb.) pozitif etki yapar. Ancak saunanın etkileri doğru uygulandığında pozitif olur.

Sauna herkese farklı faydalar sağlamaktadır. Bu konuda herkesin fikir birliğine vardığı konu ise düzenli sauna kullanımının beden ve ruh sağlığına iyileştirici etkisinin olduğudur. Saunanın genel çalışma prensibi insan vücudundaki yoğun sıcaklık artış ve azalışlarına dayanır.

ELMA ÇOCUK


Bugün çok mutlu olduğum bir gün. Bir süre evvel (Kasım 2009) Elma yayınevinin yayın danışmanları arasına katıldım. Bana çocuk kitapları serisine başlayacaklarından bahsetmişlerdi. Çocuk gelişimi uzmanı olarak çocuk kitaplarını okuyup değerlendirmem isteniyordu.











Bu değerlendirmeleri tek başıma yapmıyorum. Benden başka bir çok yayın danışmanı var elma yayınevi'nde. Kitap kurdu olarak kendini tanımlayan bir insan için bundan daha güzel bir macera olamazdı. Bugün yayın evinin editörlerinden Demet Uyar'dan bir mail aldım. Hazırlanış aşamalarına şahit olduğum bir kitap nihayet basılmış ve raflardaki yerini almış. İnsanın bir kitabın içinde adını görmesi çok hoş bir duyguymuş :))))


Sevgili arkadaşlar,

Türkiye’nin dört bir yanına gidip uğur böcekleriyle birlikte okullarda,

Çocuk Esirgeme Kurumlarında ücretsiz eğitimler veren güler yüzlü Şerif Amca

şimdi sizler için bir kitap yazdı. Anlatacak hikâyeleri vardı.

Büyürken fark etmeniz gereken şeyler olduğunu biliyordu.

“Gidip de göremediğim çocuk kalmasın;

kelimelerimle, hikâyelerimle hepsine ulaşayım” dedi.

Kitabı okurken kimlerle mi tanışacaksınız? Gerçek Uğur Böcekleriyle.

Dilerseniz siz de Beyaz Uğur Böceği olabilirsiniz. Nasıl mı?

Şerif Amca’nın önerdiği iyilikleri yaparak.

Gülümseyerek büyümeniz dileğiyle…







Bu kitabı; çocuklar, çocuk gelişim uzmanları,

öğretmenler ve aileler okuyup beğendi.

Damla, Emre, Senem, Çağlar, Görkem, Pınar, Berk… Onların da her günü sizinkinden

farklı değil. Okulda, bahçede aileleriyle, arkadaşlarıyla macera dolu günler yaşıyorlar. Biten her günün ardından kendileri ve çevreleri hakkında yepyeni şeyler öğrenirken akıllarını

karıştıran sorulara cevaplar arıyorlar. Sen de bu maceraya göz kırpmak ister misin?

Çevreye, hayvanlara ve bitkilere kötü davrananlar aklını mı kaybetmiş?

Ailem gönüllüymüş, ama gönüllü ne demek?

Kardeşim çok küçük, olsun, bizimle oynasa ne olur ki? Ayağım acıyor, ya annem duyarsa?

Sokaktaki dondurmacının rengârenk dondurmaları var, ne yapmalı?

Karşıdan karşıya geçerken Çilli bebek ile hangi yolu kullanmalıyız?

Sümüklü böcek mi yemiş?

Yalan söyledim; peki, şimdi ne olacak?

Yerde para bulduk, zengin mi olduk ne?

Gülümseyerek büyümeniz dileğiyle.
Related Posts with Thumbnails